Sinema :

arkadasfan

arkadasfan Yazdı...



Sinema Tarihi - Geçmişten günümüze sinema tarihi, sinema hakkında, sinemayı kim buldu

18 Şubat 2015 Bu içerik 6.647 kez okundu.

SİNEMA TARİHİ İLE İLGİLİ BİLGİLER
Sinema sanatının 20. yüzyılda gelişmiş, kendinden önce yaygınlık kazanmış bulunan resim, heykel, müzik, mimarlık gibi çeşitli sanat dallarına dayalı, büyük teknik beceri gerektiren karmaşık bir sanattır. İzleyici karartılmış bir salonda perdeye yansıyan kendi somut gerçekliğiyle etkiler.

Saydam bir film şeridi üzerindeki görüntüler ışığın yardımıyla bir perdenin üzerine art arda düşürüldüğünde, gözümüz bu görüntüleri hareket ediyormuş gibi algılar. Bunun nedeni beynin, gözün ağtabakası üzerine düşen görüntüyü, görüntü yok olduktan sonra kısa bir süre daha saklamasıdır. Ağtabakadaki yansıma gerçekten göründüğü süreden daha uzun bir süre algılandığından, bir cismin görüntüsü kaybolmadan öbür cismin görüntüsü ağtabakaya düşerse, film karakterlerinden göze yansıyan her görüntü birbirinin devamı olarak, yani hareket ediyormuş gibi görünür. Bu beynin yarattığı görsel bir hareket yanılsamasıdır.


SİNEMA NEDİR?
Sinema tarihi, sinemanın bulunuş, doğuş ve gelişme evrelerini sanat, estetik, uygulayım, uygulayımbilim, işleyi, ekonomi, toplumbilim yönlerini göz önüne alarak araştıran; bütün bu evrelerdeki filmleri, film türlerini, bunlardaki çeşitli öğelerin özellik ve gelişmelerini, bu yaratı ve gelişmelerde katkıları olan kişileri, sinema üzerine düşünce ve kuramları, dünya sinemasıyla olan ilişkileri, etkileşimi ele alan tarih dalı.

Sinema tarihi, tarih araştırmlarının kural ve yöntemlerine sıkı sıkıya uymak zorunda olduğu gibi; sanat tarihçilerinin yöntemlerine de uymak zorundadır. Öte yandan, genelde uygulayımbilim, işleyim, ekonomi, toplumbilim bir sanat dalının incelenmesinde ve tarihihnin yazılmasında ele alınan konumlar olmasa da, sinemanın bir sanat olarak gelişmesinde ve ürünün ortaya konmasında, yapısı bakımından, bu yan dallara ayrılmaz biçimde bağlıdır.

Sinema, bir olayı yada öyküyü bu yöntemle anlatmaya dayanan görsel bir sanat dalıdır. Görüntülerin kaydedildiği film şeridi saydam bir madde olan selüloitten yapılmıştır. Görüntüler filmin üzerine sinema kamerasıyla kaydedilir. Gösterim sırasında bunlar projeksiyon makinesiyle hareketli görüntüler biçiminde perdenin üzerine yansıtılır. Filmi çekilecek cisimden yansıyan ışık kameranın merceğinden geçerek, filmin ışığa duyarlı yüzeyindeki kimyasal maddeleri değişikliğe uğratır ve görüntü oluşturur. Hazırlanan film labaratuvarda çeşitli işlemlerden geçirildikten sonra gösterime hazır duruma gelir. Bir film makarasına sarılarak projeksiyon makinesine takılır. Makara belirli bir hızla dönerken, projeksiyon makinesinden çıkan ışık filmi aydınlatarak, hareketli görüntüler biçiminde perdenin üzerine yansıtır.

Selüloit sağlam ve esnek bir madde olduğu için makaralara ve makinelere kolaylıkla sarılıp takılabilir. Çekim sonrasında birleştirme aşamasında istenmeyen görüntüler kesilip çıkarılarak, kalan bölümler özel bir tutkalla yada yapıştırıcı saydam bir bantla birleştirilebilir. Aynı zamanda ışığa son derece duyarlı olduğundan üzerindeki görüntüler net bir biçimde ve istendiği kadar büyütülebilir.
Yüzyıllardan bu yana hareketli görüntüleri saptamaya çalışan bilim adamlarının deneyleri, özellikle, 19.yüzyılın ikinci yarısında yoğunlaştı. Fransa’nın Lyon Kenti’ndeki fotoğraf makineleri üretimliğine sahip iki kardeş, Auguste ve Louis Lumiere, yeni bir aygıtı geliştirdiler. 1894’te, Cronophotographe’ın patentini aldıktan soma, 1895’te Cinematographe aygıtıyla görüntüleri beyaz perde üstüne yansıtmayı başardılar. Paralı seyirciye yaptıkları ilk gösterim: La Sortie des Usine s Lumiere (Lumiere Fabrikalarından Çıkış), Paris, Grand Cafe, 22 Mart 1895. Lumiere Kardeşler’in film yapımları, çeşitli ülkelere gönderdikleri kameramanların çektikleri belgesellerle, Paris’te yeni türeyen sinema salonlarını besledi. 1896’da, ABD’de Edison çekimleri perde üstüne yansıtılmaya başlandı.


Aynı yılın ilkbaharında ise Fransız illüzyon tiyatrosu yöneticisi Georges Melies, sinematografa el attı. Eylemsel düşgücüyle ilk oyunculu filmleri dramatize etmeye koyuldu. Bu arada birçokfilm hilesini buldu. Sinema tekniği, kamerayla bölümle meli olarak saptanan hareket temeline dayanır. Böylece, gözün retina izlenimi özelliğiyle hareketler birbirine eklenir. Başlangıç yıllarında bölümlenme, saniyede 16 kare ölçüsüyle yerleşti. Sessiz dönem bittikten soma, seslinin teknik yapısı saniyede 24 karelik bölümlenmeyi zorunlu kıldı. Bu da hareketlerin daha doğallaşmasını, inandırıcılık kazanmalarını sağladı. 1950’ler de başlayan atılımlar ve buluşlar “geniş filmler” grubunu oluşturdu: 55 mm, 65 mm, 70 mm ve Cinerama (3.35 mm)… tasarımları, televizyonun rekabetini kırmak için kurulan dev perdelere yansıdı. Ne var ki, çekim-gösterim koşullarının pahalılığı nedeniyle, uygulamalar metropollerle sınırlı kaldı. Yalnızca aralarındaki en ucuz geniş perde sistemi olan sinemaskop tuttu. Geniş bir alanı kapsayabilen yatay görüntü, iki yandan basıklaştırılarak 35 mm’lik filme aktarılabiliyordu. Bundan esinlenen Vista Vision, Todd-A O, Süper Panavision, Technorama vb işlemler yürürlüğe konulduysa da zamanla terkedildi. Sinemanın icadından somaki ikinci büyük aşama, optikal ses kaydı, üçüncüsüyse renkli filmin başlamasıyla gerçekleşti (1935). Böylece, sözü, müziği ve rengi de içeren sinema olgusu, kitlesel üretim-iletişim araçlarının en önemlisidir.


SİNEMALARIN TEKNİK ÖZELLİKLERİ

Sinemada, 7,5-300 metre uzunluğunda, 70,35, 16ve 8 mm eninde film şeritleri kullanılır. Film şeridinin kenarlarında düzgün aralıklarla sıralanmış delikler vardır. Bu delikler film şeridinin kamera makarasına yada projeksiyon makinesinin dişlilerine sağlam bir biçimde sarılmasını, kaymadan dönmesini ve görüntülerin eşit aralıklarla yansımasını sağlar. Hareketli görüntüler elde etmek için gösterim sırasında filmin belirli ve değişmez bir hızla ilerlemesi gerekir. 35 milimetrelik profesyonel filmler her görüntü karesi için dört delik, 16 milimetrelik ve amatör filmler bir delik ilerler. Sesli filmlerde ekrandan saniyede 24, sessiz filmlerde 16 görüntü karesi geçer. Sessiz filmler bugünkü gelişmiş aygıtlarla gösterildiğinde figürlerin çok hızlı hareket etmeleri bu yüzdendir.

Film çekme aygıtı olan kamera, fotoğraf makinesi ile aynı ilkelere dayanarak çalışır. Ama fotoğraf makinesinden en önemli farkı görüntüleri belli zaman aralıklarıyla ve son derece hızlı bir biçimde film şeridinin üzerine kaydetmesidir. Kullanılan film şeridine göre sinema kameralarının başlıca 70 milimetrelik, 35 milimetrelik, 16 milimetrelik ve 8 milimetrelik türleri vardır. 70 milimetrelik kameralar büyük ve görkemli görüntüler elde etmek için, 16 milimetrelik hafif kameralar bazı özel çekimlerde ve belgesel filmlerde, 8 milimetrelik kameralar amatörlerce kullanılır. Sinema filmleri genellikle 35 milimetrelik kameralarla çekilir.

Lumiere Kardeşler'in hem alıcı, hem de gösterici olan sinematograf'ından bu yana kameralar önemli değişiklikler geçirdi. Gösterici ve alıcı birbirinden ayrıldı, boyutları küçüldü ve daha kullanışlı duruma getirildi. Elle çalışan kameraların yerine motorla çalışan kameralar aldı. Motor gürültüsünü önleyen bir sistem eklenerek görüntüyle birlikte sesi de kaydeden sesli kameralar geliştirildi. Bugün kullanılan 35 milimetrelik kamera hareketli görüntüler için saniyede 24 kare çeker. Bu hız artırılarak yada azaltılarak hareketin hızlı yada yavaş olması sağlanır. Gösterim sırasında projeksiyon makinesinin obtüratürü film karelerinin arasında kapanır ve ışığı keser. Ama bu o kadar hızlı bir biçimde olur ki, gözümüz hareketlerin aslında kesintili olduğunu ayırt edemez.


İLK SİNEMA DENEMELERİ

Beynin yarattığı görsel hareket yanılsaması fotoğrafın bulunmasından daha önce de biliniyordu. 1824'te İngiliz fizikçi Peter Mark Roget'ın yayımladığı "The Persistence of Vision With Regard To Moving Objekcts" (Hareketli Cisimlere İlişkin Olarak Görüntünün Sürekliliği" adlı kuramsal çalışma, birçok mucidin ilgisini çekti. Her sayfasına resim çizilmiş bir kitabın sayfaları hızla çevrildiğinde görüntülerin kesintisiz bir biçimde hareket ediyormuş gibi görünmesi ve buna benzer birçok basit deney Roget'ın kuramını doğruluyordu. Çeşitli ülkelerden bir çok mucit bu kuramdan hareketle birbirine yakın zamanlarda benzer aygıtlar geliştirmişti. Bu bakımdan sinema kamerası ve projeksiyon makinesi gibi aygıtların ilk önce nerede ve nasıl ortaya çıktığını kesin olarak söylemek güçtür. 1830'lardan başlayarak Zootrop, taumatrop, fasmatrop, fenakistiskop ve praksinoskop adlarıyla bilinen çeşitli aygıtlar geliştirildi. 1882'de Fransız fizyolog Etienne- Jules Marey kuşların uçuşunu saptamak amacıyla saniye de 12 fotoğraf çekebilen "fotoğraf tüfeği" adını verdiği bir aygıt geliştirdi. 1887'de ABD'li Hannibal Goadwin fotoğraf çekiminde ilk kez selüloit film kullandı. Ardından New York'ta George Eastman makaraya sarılı selüloit film üretimine başladı. 1888'de Thomas Alva Edison üzerine ses kaydedilen mum silindirli fonograf'ı, daha sonra da ses ve görüntüyü birleştirmek amacıyla yardımcısı William Dickson'la birlikte kameranın ilk biçimi sayılan kinetoskop adını verdiği bir gösterim aygıtıyla 15 metrelik bir film şeridinin üzerindeki görüntüleri kesintisiz olarak art arda yansıtmayı başardı. Ne var ki, bu aygıt gözlerini iki deliğe dayayan tek bir izleyici tarafından kullanabiliyordu. Kinetoskopla filmin üzerindeki görüntüler art arda izlenebilmekle birlikte, hareketler kesintiliydi. Bunun nedeni her görüntü karesinin yeterince uzun bir süre ışıklandırılamamasıydı. Paris'te kinetoskopu gören Fransız Lovis (1862- 1948) ve Auguste (1862- 1954) Lumiere Kardeşler geliştirdikleri sinematograf adlı aygıtla ilk kez hareketli görüntü elde ettiler. Bu olay sinemanın doğuşunu müjdeleyen en önemli gelişmeydi. Sinematograf elle çalıştırılabiliyor ve yaklaşık 10 kilogramlık ağırlığı sayesinde istenen yere taşınabiliyordu. Filmin düzenli ve kesikli ilerleyişini sağlayan ve bugün de hala kullanılmakta olan tırnaklı bir düzeneği vardır. Lumiere Kardeşler halka açık ilk film gösterimlerini 1895'te Paris'te Capucines Bulvarı'ndaki Grand Cafe'de gerçekleştirdiler. Sinematograf hem film çeken, hem de gösteren bir aygıt olduğu için ancak 15 metrelik film şeridi alabiliyordu. Bu yüzden ilk filmleri oldukça kısaydı. Filmler iskambil oynayanlar, bir demircinin çalışması, askerlerin yürüyüşü ya da bir bebeğin beslenmesi gibi günlük yaşamdan alınmış görüntülerden oluşuyordu. Lumiere Kardeşler Lumiere Fabrikası'ndan Çıkan İşçiler adlı filmlerini Lyon'daki fabrikalarında, bir öğle tatili sırasında çekmişlerdi. Bir söylentiye göre Ciotat Garı'na Bir Trenin Gidişi adlı filmin gösterimi sırasında, kameraya doğru hızla yaklaşan tren görüntüsü izleyicileri dehşete düşürmüştü. Sonraları kısa komediler, haber filmleri ve belgeseller de çektiler. Sinema yoluyla belirli bir öykü anlatma dönemi Fransız yönetmen Georges Melies ile başladı. Bilimkurgu sinemasının da öncüsü sayılan Melies, aynı zamanda "film hileleri" kullanan ilk sinemacıydı. Melies'nin filmlerinde kamera aynı noktada duruyor ve öyküyü tiyatro sahnesindeymiş gibi görüntülüyordu. Melies 1900'lerin başlarında aralarında Ay'a Seyehat, Uzay Yolculuk gibi kısa film çekmiştir.


İLK SİNEMA FİLMLERİ

Sinema başlangıçta ilginç bir deney yada basit bir eğlence türü olarak görülüyordu. İlk film gösterimleri genellikle laboratuarlarda yada evlerde, birkaç kişilik toplantılarda yapılıyordu. Hızla artan ilgi karşısında daha geniş salonlarda halka açık paralı gösteriler düzenlenmeye başladı. Kısa zamanda yaygın bir eğlence aracına dönüşen sinema, 20. yüzyılın başlarında önemli bir ticaret ve sanayi dalı durumuna geldi. Film pazarı önceleri Fransızlar'ın elindeydi. Sonradan ABD'de kurulan yapımcı şirketlerin eline geçti. Halka açık ilk kısa filmler İngiltere'de ve ABD'de müzikli tiyatro oyunları sırasında gösteriliyordu. Sonraki yıllarda özellikle ABD'de nikelden yapılmış 5 sent gibi çok küçük bir parayla girilen ve yalnızca film gösterilerinin yapıldığı, nickelodeon adı verilen sinema salonları hızla yaygınlaştı. O dönemde, teknik aksaklıklar yüzünden filmler sık sık kesintiye uğrar, izleyicileri oyalamak ve salonda tutmak için büyük çaba harcanırdı.


SİNEMA SANAYİSİNİN GELİŞİMİ

İlk yıllarda sesi ve görüntüyü birlikte kaydeden bir aygıt yoktu, bu yüzden filmler sessizdi. 1912'de Fransa'da film gösterileri, pikap ve yükselteç kullanılarak müzik eşliğinde yapılmaya başlandı. Bu yenilikler izleyicilerin sesli görüntüye daha çok ilgi duyduğunu ortaya koydu. Aynı dönemde ABD'li sinemacı Edwin S. Porter'ın öncülüğünde, bir öyküsü olan "konuşmalı" uzun filmler yapılmaya başlandı. Porter'ın Büyük Tren Soygunu adlı filmi soygun, kovalama ve silahlı çatışma sahneleriyle dolu, tipik bir western'di. Porter bu filminde çeşitli çekim teknikleri kullandı. Bazen kamerayı hareket ettirerek bazen de uzak ve uzun yada yakın ve kısa çekimlerle gerçek bir canlılık ve hareketlilik sağlamayı başardı. Öyle ki, filmin bir sahnesinde kameraya doğru ateş eden kovboyun görüntüsü salonda büyük bir korku yarattı.

Konuşmalı filmlerde ses, görüntüyle eşlenen bir plağın üzerine kaydediliyordu. Her ülke için başka dilde yeni bir plak yapmak ve sesi görüntüye yeniden eşlemek gerektiğinden bu filmlerin maliyeti oldukça yüksekti. Bununla birlikte izleyicinin konuşmalı filmlere gösterdiği olağanüstü ilgi, yapımcıları bu alana çekmeye yetti. Yaklaşık 1912'ye kadar 6-10 dakika süren, tek makaralık kısa filmler çekilir, izleyici komedi türündeki bu filmlerden 6-7 tanesini peş peşe izlerdi. Sonraki yıllarda birkaç makaralık uzun filmler yapılmaya başlandı. İtalyan yönetmen Luigi Maggi, Pompei'nin Son Günleri adlı filmiyle Eski Roma'nın görkemli görüntüsünü ekrana getirdi. Bir başka İtalyan yönetmenin Enrico Guazzoni'nin çektiği Quo Vadisi? Adlı konulu, uzun filmi dünyada büyük bir hayranlık yarattı. Bu filmin hemen ardından ABD'li yapımcılar sinema izleyicisinin seveceği türden roman ve öyküleri art arda filme çekmeye, filmlerini daha yüksek fiyatlarla göstermeye başladılar. Bu filmler yaklaşık 90 dakika sürüyordu. Sinemadaki bu hızlı gelişme daha büyük ve daha rahat gösteri salonları gerektirdi. Avrupa'da ve ABD'de halk arasında "düş sarayları" adı verilen lüks ve gösterişli sinema salonları yapıldı.

I.Dünya Savaşı'ndan önceki dönemde Fransa ve İtalya olmak üzere Avrupa ülkeleri sinema alanında oldukça ileriydi. Korku, cinayet ve komedi filmleri ilk kez gene de bu ülkelerde çekildi. Oyuncularda fiziksele özelliklerin yanı sıra oyunculuk gücüde aranmaya başlandı. Aynı yıllarda efsanevi kişilikleriyle milyonlarca insanın hayranlığını kazanan sinema yıldızları doğdu. Ne var ki, I . Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Avrupa sineması neredeyse çöküntüye uğradı, çünkü filmin ana maddesi olan selüloit barut yapımında kullanılmaktaydı. Oysa, aynı dönemde ABD sineması önemli gelişmelere sahne oldu. Bir Milletin Doğuşu ve Hoşgörüsüzlük gibi filmlerle adını duyuran ABD'li yönetmen David Griffith sinemada klasik anlatım üslubunun öncüsü sayılır. Yeni film tekniklerini sağduyuyla kullanan Griffith, sinemayı salt bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp izleyiciyi aynı zamanda düşünmeye de yönelten, çok yönlü bir anlatım aracına dönüştürdü. O yıllarda ABD'de sinema alanında büyük bir patlama yaşandı, uzun ve yüksek maliyetli filmler art arda çekilmeye başlandı. Yalın ve doğal oyunculuğuyla uluslar arası ün kazanan Mary Pickford, 1928'de imzaladığı yaklaşık 1 milyon dolarlık anlaşmayla "star" tipinin yaratıcısı Charlie Chaplin gibi unutulmaz sinema sanatçıları doğdu.

I. Dünya savaşı sonrasında sinemada en önemli gelişme Almanya'da gerçekleşti. 1919-33 arasında Alman sineması altın çağını yaşadı. Zengin dekorlu ve kostümlü tarihsel filmlerin yanı sıra Ernst Lubitsch (1892-1947) [,] Robert Wiene (1881-1938) [,] Fritz Lang (1890-1976) ve Friedrich W. Murnau'nun (1889-1931) öncülüğünde "Alman Dışavurumculuğu" olarak bilinen bir akım başladı. Bu yönetmenler karakter oyuncusu yaratmayı başardıktan başka, ışık ve dekor kullanımındaki ustalıklarıyla da, dünya sinemasını önemli ölçüde etkilediler. Robert Wiene'nin yönetmiş olduğu Doktor Caligar'nin Odası ve Fritz Lang'ın bilimkurgun öncüsü Metropolis'i yapıldıkları tarihten bu yana sinema sanatını etkilemiş yapıtlardır.

Aynı dönemde bir başka önemli gelişmede, SSCB'de dünyanın ilk sinema okulu olan Devlet Sinema Enstitüsü'nün 1919'da kurulmasıdır. 1917 Ekim Devrimi'nden önce Rusya'da film sanayisi yoktu. 100'den fazla dilin konuşulduğu ve halkın büyük çoğunluğunun okuryazar olmadığı SSCB'de 1920'lerde 160 milyon insan yaşıyordu. Ülkenin yeni yöneticileri, sinemayı bu büyük ülkede insanları ortak bir amaç doğrultusunda bir araya getirecek bir araç olarak görüyorlardı. Bu nedenle sinemaya büyük bir öncülük tanıdılar. Teknik araçların yetersizliğine karşın çok sayıda nitelikli film yapıldı. Griffith'le birlikte çağdaş sinemanın öncüsü sayılan Sergei Eisenstein'ın Potemkin Zırhlısı (1925) bunların en güzellerinden biridir. Bir Yunan trajedisi gibi gelişen bu film etkileyici çekimleri ve kurgusuyla izleyicinin soluğunu keser. Dönemin önde gelen yönetmenlerinden Vsevolod İ. Pudovkin'in bir Maksim Gorki uyarlaması olan Ana (1926) filmi sessiz sinemanın başyapıtlarındandır.

Dünya Savaşı'ndan sonra 1920-27 arası Fransa'da ilgi çekici filmler yapıldı. Dönemin önde gelen yönetmenlerinden Rene Clair İtalyan Hasır Şapka adlı komedi filmiyle adını duyurdu. 1920'lerde sinema ABD'nin en büyük sanayi dallarından biri durumuna geldi. Metro- Goldwyn- Mayer, Paramount, United Artists gibi dev film şirketleri o dönemde kuruldu. Yumuşak iklimiyle açık hava çekimlerine uygun olan Los Angeles kentinde Hollywood, ABD sinema sanayisinin merkezi durumuna geldi. Her çeşit filmin yapıldığı bu dönemde gag türünde kavgalı dövüşlü komediler başta geliyordu. Charlie Chaplin, Buster Keaton, Stan Laurel ve Oliver Hardy 1920'lerde parladı. Bu yıllarda yarısı 20 yaşın altında olan 40 milyon ABD'li düzenli olarak her hafta sinemaya gidiyordu. Sinema tarihine adı geçen filmlerden Cecil B. De Mille'in yönettiği On Emir, Douglas Fairbanks'in her ikisinde de başrolü oynadığı Robin Hood (1922) ve Bağdat Hırsızı bu dönemde yapıldı.

İngiltere'de sessiz sinemanın önde gelen yönetmeni John Grierson, 1929'da sinema tarihinin ilk uzun belgesel filmi olan Balıkçı Tekneleri'ni çekti.



SESLİ SİNEMA'NIN DOĞUŞU


1927'ye kadar filmler bütünüyle sessizdi. Konuşmalar filmin akışına kısa aralıklarla kesintiye uğratan yazılarla veriliyor, film piyano, keman yada bir pikaptan çalınan müzik eşliğinde gösteriliyordu. Yaklaşık 6.000 kişi alan bazı büyük sinema salonlarında belli bir film için özel olarak bestelenmiş müzik parçasını çalan 40 kişilik büyük orkestralar bulunuyordu. Film seslendirme çalışmaları ise 1906'dan beri sürüyordu. İlk sesli film 1927'de çekilen, şarkıcı Al Jolson'un oynadığı Caz Şarkıcısı'dır. Sesli sinemanın ortaya çıkışıyla birlikte izleyici sayısında büyük bir artış oldu. ABD'de sinema sanayisi kısa sürede sesli sinema teknolojisine geçti. Yapımcılar stüdyolarını elektronik ses kayıt aygıtlarıyla donattılar, sinema salonlarına büyük hoporlörler yerleştirildi. 1930'lardan başlayarak tüm filmler sesli olarak çekilmeye başlandı. Sanatçıların kendi sesini kullanması bazı zorluklar getirdi. Bazı oyuncular ezberlemekte güçlük çekiyor, ABD'li olmayan oyuncular İngilizce'yi aksanla konuşuyor yada sesle görüntü arasında uyum sağlamadığı oluyordu. Bu nedenlerden ötürü sinemada bu dönem de ağırlık olarak tiyatro oyuncuları yer alıyordu.

Japonya'da filmlerdeki konuşmalar benşi adı verilen anlatıcılarla iletilirdi. Bazı anlatıcılar öylesine başarılıydı ki, adları oyuncularla birlikte yazılırdı. 1940'lara kadar sürdürülen anlatıcı geleneği Japonya'da sesli sinemaya geçişi geciktiren başlıca nedenlerden biri oldu.

Sesli sinemanın ilk yıllarında yönetmenlerin çoğu konuşmalara gereğinden çok ağırlık vererek, görüntüyü ikinci plana attılar. Oysa ses ve konuşmaların asıl işlevi görsel anlatımın etkisini artırmaktı. Ses öğesini görsel anlatımın tamamlayıcı ve güçlendirici bir parçası olarak kullanmayı başaran ilk yönetmen Fransız Rene Clair oldu. Clair'in Milyon adlı filmi bu uygulamanın en yetkin örneklerinden biriydi. Sesli sinema oyunculuk alanında önemli değişikliklere yol açtı. Sessiz sinemanın abartılı el kol hareketlerine dayanan üslubu tümüyle anlamını yitirdi. Sesin görüntüye uyguluğu, oyunculukta doğallık ve yalınlık önem kazandı. Sonuçta sesli sinema kendi yıldızlarını yarattı. Hollywood filmlerinde rol alan Clark Gable, James Cagney daha önce Alman sinemasında adını duyuran Marlene Dietrich, çocuk oyuncu Shirley Temple ve sinema tarihinin efsane kadını İsveçli Greta Garba gibi yıldızlar ün kazandı. Aynı dönemde çocukların severek okuduğu ve izlediği Miki Fare'nin yaratıcısı Walt Disney ilk sesli çizgi filmlerini gerçekleştirdi. Dönemin önde gelen yönetmenleri John Ford, Howard Hawks, Frank Capra, George Cukar ve Orson Welles özgün usluplarıyla sinema sanatına önemli katkılarda bulundular. 1930'larda İngiltere'nin yetiştirdiği önemli yönetmenler Anthony Asguith ve gerilim filmlerinin babası sayılan Alfred Hitchcook'tu. 1933'te Alexander Karda ünlü aktör Charles Laughton'un oynadığı Kadınlar Celladı filmiyle tarihsel konulu film geleneğini başlattı.

Fransa'da sesli sinema Rene Clair, Jean Vigo ve Jean Renoir'ın filmleriyle doruğa ulaştı. Vigo, Hal ve Gidiş Sıfır ve I'Atalante gibi şiirsel üslubu ağır basan filmler yaptı. Gerçekçiliği ve güçlü anlatımıyla dikkati çeken Jean Renoir'ın 1937'de tamamladığı Büyük Aldanış savaş karşıtı bir filmdi. Bundan başka Hayvanlaşan İnsan ve Oyunun Kuralı gibi önemli yapıtları da vardır. Almanya'da sinemacılar 1930'ların başlarında bazı güzel filmler çektiler. Ne var ki, Naziler'in yönetime gelmesi birçok sinemacının çalışma olanağını yok etti.

1930'ların aynı zamanda renkli sinemaya geçiş dönemi oldu. Üç temel renk kullanımına dayanan ve technicalar adıyla bilinen renklendirme yöntemi ilk kez Walt Disney'in Üç Küçük Domuz adlı çizgi filminde kullanıldı. Disney'in ilk uzun metrajlı renkli filmi 1937'de tamamladığı Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'dir.

II. Dünya Savaşı Yılları

Savaş yıllarında sinema dünyası büyük bir durgunluk yaşadı. Genellikle savaşı değişik yönleriyle tanıtmayı ve cephedeki ordulara moral vermeyi amaçlayan filmler çekildi. Dönemin başlıca önemli filmleri ABD'de Frank Capra'nın Neden Savaşıyoruz adlı belgesel propaganda dizisi, Orson Welles'in bir basın kralının yaşamı üzerine kurulu başyapıtı Yurttaş Kane ve John Ford'un Gazap Üzümleri ile Tay Garnett'in Postacı Kapıyı İki Defa Çalar adlı yapıtlarıydı. İngiltere'de aynı dönemde Noel Coward'ın senaryosunu yazdığı Kısa Görüşme ve Denizler Hakimi gösterime girdi.
SSCB'de Ayzenştayn, Aleksandr Nevski ve Korkunç İvan'ı, Sergey ve Georgi Vasiliyev Çapayev'i çektiler.





* * * * * * * * * * *


TÜRK SİNEMA TARİHİ

O yıllardaki adıyla sinematograf yani sinemanın resmi tarihi belgelere göre 22 Aralık 1895 olarak bilinir. İki Fransız genci Louis ve Auguste Lumièr kardeşlerin Paris'te Capucines Bulvarı'ndaki Grand Cafe'de düzenledikleri bir gösteriyle dünya sinemasının resmi tarihi başlar.

Sinemanın Türkiye'ye girişi ise çeşitli kaynaklara göre Yıldız Sarayı'nda (1896) ve halka açık gösterilerle başlar. Örneğin, Romanya uyruklu bir Polonya'lı Sigmund Weinberg'in Galatasaray dönemecindeki Sponeck adlı birahanenin salonunda düzenlediği halka açık film gösterisi. Bu film gösterisinin tarihi 1897'dir.

1908 yılından başlayarak çeşitli kentlerde halka açılan sinema salonları, gösterilerini yabancı uyruklu ve Türkiye'deki azınlıkların egemenliğinde sürdürürken devreye Cevat Boyer'le Murat Bey'ler girer. Ve Şehzadebaşı'nda Milli Sinema adı verilen "ilk Türk sineması" açılır (19 Mart).

I. Dünya Savaşı'nın başladığı günlerde yedek subaylığını yapan Fuat Uzkınay, Türk sinema tarihinin ilk filmini çeker. Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı adını taşıyan ve tarihi anısı olan bu film, 150 metre uzunluğunda bir belgeseldir. Ve işte 14 Kasım 1914, Türk sinemasının gerçek doğum tarihidir. Daha sonra Fuat Uzkınay ilk kez öykülü filmlere el atar ancak bu filmleri tamamlayamaz (Leblebici Horhor ve Himmet Ağanın İzdivacı). 20 yaşlarında bir gazeteci olan Sedat Simavi'nin çabalarıyla ilk konulu filmler çekilir. Genç Simavi'nin yönetmenliğini yaptığı “Pençe” ve “Casus”, Türk sinemasında yarım kalmadan çekilen ilk konulu filmlerdir.

1916 yılından itibaren Almanya'da oyuncu ve yönetmen olarak film çalışmaları yapan tiyatrocu Muhsin Ertuğrul'un yurda dönüşü ve ilk özel yapımevi olan Kemal Film şirketinin kuruluşuyla Türk sinemasında yeni bir dönem başlar. Muhsin Ertuğrul, Kemal ve Şakir Seden kardeşlerle yaptığı işbirliği sonucu iki film çeker; İstanbul'da Bir Facia-i Aşk (Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-i Katli) ve Boğaziçi Esrarı (Nur Baba).

Muhsin Ertuğrul, daha sonra üç film çeker. İlki Halide Edip Adıvar'dan uyarladığı Ateşten Gömlek'tir. Kurtuluş Savaşı'nı konu alan ilk filmdir. Filmin Türk sineması adına bir diğer özelliği de ilk kez Türk kadınlarının oynamasıdır. (Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir)



Muhsin Ertuğrul'un İstanbul Sokaklarında adlı filmi, Türk sinemasının ilk ortak yapımıdır (Türk-Mısır-Yunan). Semiha Berksoy, Talat Artemel, İ. Galip Arcan gibi Türk oyuncuların yanı sıra Mısırlı Azize Emir, Yunanlı Gavrilides'in başrollerini paylaştığı filmin seslendirme (dublaj) işlemi Paris'teki Espinay stüdyolarında yapılır. Bu nedenle İstanbul Sokaklarında ortak çekilen ve dublajı yapılan ilk film sayılır. Yani sessiz çekilip sonradan dublaj sistemiyle seslendirilmiştir. Dâr-ül-bedayi (tiyatrocular) oyuncularının (Atıf Kaptan, Ferdi Tayfur, Mahmut Moralı, Hadi Ün, Hazım Körmükçü, Sait Köknar, Ercüment Behzat Lav) egemen olduğu dönemde ve bu oyuncularla çekilen “Bir Millet Uyanıyor” Muhsin Ertuğrul'un en önemli filmi kabul edildiği gibi, Türk sinema tarihimizin de ilk yüz akı filmlerimizden biridir. Ve ilk kez bir oyuncu halk içinde ünlenip öne çıkar. Bu oyuncu Yahya Kaptan rolüyle Atıf Kaptan'dır.

1934 yılında Muhsin Ertuğrul'un ikinci kez perdeye uyarladığı Leblebici Horhor Ağa'nın önemi Venedik 2. Uluslararası Film Şenliği'ne katılıp onur diploması almasıdır. Ve bu Türk Sinema tarihinde yurt dışından gelen ilk ödül sayılır. Muhsin Ertuğrul “Aysel Bataklı Damın Kızı”yla Türk sinemasına ilk köy filmini kazandırır ve Aysel rolüyle Cahide Sonku Türk sinemasının ilk kadın yıldızı olur.

Tiyatrocuların dışından gelen ilk yönetmen Faruk Kenç, 1939 yılında sinemaya girmiştir. Muhsin Ertuğrul'un Şehvet Kurbanı ve özellikle de Faruk Kenç'in Yılmaz Ali adlı ilk polisiye film denemesinde oynayan Suavi Tedü'yle ilk jön tipi (Jeune premier) ortaya çıkar. Yine Faruk Kenç’in kurduğu İstanbul Film yapımevinin ilk filmi olan “Hasret” te Münir Nurettin ile başrolü paylaşan Oya Sensev, tiyatro dışından gelen bir oyuncudur.

1948 yılında yurt içinde Türk sinemasının ilk resmi yarışması Yerli Film Yapanlar Cemiyeti tarafından düzenlendi. İlk Yerli Film Yarışmasının sonuçları şöyle idi:

En güzel film: Unutulan Sır (Şakir Sırmalı)
En güzel 2. film: Bir Dağ Masalı (Turgut Demirağ)
En çok muvaffak olan rejisör: Turgut Demirağ, (Bir Dağ Masalı)
En çok muvaffak olan operatör: Kriton İlyadis
En çok muvaffak olan ses yönetmeni: Yorgo İlyadis
En çok muvaffak olan kadın artist: Nevin Aypar
En çok muvaffak olan erkek artist: Kadri Erogan (Bir Dağ Masalı)
En çok muvaffak olan kadın karakter artisti: Cahide Sonku
En çok muvaffak olan erkek karakter artisti: Talat Artemel
En iyi senaryo: Turgut Demirağ (Bir Dağ Masalı)
En iyi hikâye: Reşat Nuri Güntekin (Bir Dağ Masalı)
En iyi laboratuvar: Ses Film (Necip Erses)
En iyi montaj: Özen Sermet
En iyi orijinal şarkı: Unutulan Sır'da
En iyi dekor: Kadri Erogan (Yuvamı Yıkamazsınız)

Lütfi Ö. Akad, Metin Erksan dönemin en ünlü yönetmenleridir. Ayhan Işık bir dergi (Yıldız Dergisi) yarışması sonucunda sinemaya girmiş, 1952 yılının en önemli filmi olan Kanun Namına filmi ile Türk sinemasının ilk büyük yıldızı olmuştur. Belgin Doruk’ta aynı yarışmada dikkat çekerek sinemaya adımını atmıştır.

Muhsin Ertuğrul, 1953 yılında Halıcı Kız filmini çekmiştir. Bu film ilk renkli Türk filmi olma özelliğini taşımaktadır.

1955 yılında Osman F. Seden, Memduh Ün, Abdurrahman Palay ve Mümtaz Alpaslan sinemaya girdiler. 1956 yılında Uluslararası Berlin Film Şenliği'nde bir belgesel kısa film olan Hitit Güneşi, ikincilik ödülü olan Gümüş Ayı'yı kazandı.

1964 yılında Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ve Antalya Belediyesi’nin ortak girişimleriyle hala sürmekte olan 1. Antalya Film Festivali (Antalya Altın Portakal Film Festivali) düzenlendi.

Türk sinemasının ilk büyük zaferini Metin Erksan’ın Berlin Film Şenliği'nde büyük ödül olan Altın Ayı ödülünü en iyi film seçilerek “Susuz Yaz” filmi kazandı. Metin Erksan, “Susuz Yaz”la Venedik Film Festivali "Merito Biennale"de de bir ödül kazandı. 1970 yılında iki Türk filmi yurt dışında ödüllendirildi. Umut (Yılmaz Güney), Grenoble Film Şenliği'nde (Fransa) özel jüri ödülü; Yara (Ümit Utku) Tanca Film Festivali'nde üçüncülük ödülünü kazandılar. 1975 yılında çekilen filmlerin tümü renkliydi. Türk sinemasında siyah-beyaz film dönemi sona erdi. 1970’li yıllardan 1985’ li yıllara kadar Türk sineması televizyonun etkisiyle bir kriz dönemine girdi ve o yıllarda çekilen filmlerin içinde çeşitli konularda filmler olmasına rağmen seks içerikli filmler daha ağırlık kazandı. Bir yılda 37 film çekerek Zerrin Egeliler bu alanda bir rekor kırmıştır.

1982 yılında Yılmaz Güney'in senaryosunu yazıp Şerif Gören'in yönettiği Yol, 35. Cannes Film Şenliği'nde Costa Gavras'ın Missing/Kayıp adlı filmiyle birlikte en iyi film seçilerek büyük ödül altın palmiyeyi paylaştı. Bir Türk filminin, Metin Erksan'ın Susuz Yaz'la Berlin'de kazandığı büyük başarıdan sonra kazandığı "ikinci büyük zafer"di bu. 1990’lı yıllara kadar daha bir çok film, yönetmen ve sanatçı değişik ülkelerde çeşitli derecelere girerek ödüller aldı (Örn: Hülya Koçyiğit-Kurbağalar, Zülfü Livaneli-Yer Demir Gök Bakır, Yavuz Turgul-Muhsin Bey vb.)

1990 ve 2000’li yıllarda ise 70’li ve 80’li yıllarda girilen krizden kurtulma ve gerçek öykülere dayalı realist Türk sinemasına doğru adımlar atıldı. 90’lı yılların en önemli karekteristiklerinden biri de kendi kişisel dünyalarını daha küçük ölçekli öyküler ve filmlerle anlatmak isteyen yönetmenlerin artık belli bir düzey tutturan yapıtlarla seyirci önüne çıkmalarıydı. 1990’larda ortaya çıkan bu yeni dönemde Türk sinemasının bugünkü dinamikleri şekillenmiş ve Türk sinemacıları dünya sinemasında da seslerini duyurmaya başlamışlardır. Bu dönemde televizyon kanalları sinema filmlerine senaryo aşamasından itibaren mali destek sağlamışlar ayrıca reklâm, tanıtım işlerini de üstlenmişler ve böylece, televizyon kanalları filmi daha yapım sürecinde edinmişler, ama aynı zamanda da birçok yeni filmin çekilmesini sağlamışlardır. Atıf Yılmaz’ın “Düş Gezginleri”, Memduh Ün’ün “Zıkkımın Kökü” (Kanal 6), Zülfü Livaneli’nin “Şahmaran”, Orhan Oğuz’un “Manisa Tarzanı” (ATV), Sinan Çetin’in “Berlin in Berlin”, Ersin Pertan’ın “Tersine Dünya” (SHOW TV), Yavuz Özkan’ın “Yengeç Sepeti” (Kanal D) filmleri bu tip yapımlara örneklerdir. Bununla birlikte çekilen filmlere bu dönemde bazı firmalar da sponsorluk yapmıştır. (Efes Pilsen, “Çözülmeler”, “Akrebin Yolculuğu”, ” “Kız Kulesi Aşıkları”, “Bir Erkeğin Anatomisi” ve ”Mektup” filmlerine, Ata Menkul Kıymetler; “Bir Erkeğin Anatomisi”ne, Kodak “Sarı Tebessüm” filmlerine sponsor olmuştur”. Telsim; “Herşey Çok Güzel Olacak”, “Şarkıcı” ve “Vizontele”ye, Persil de “Hemşo”ya sponsorluk yapmıştır). Ayrıca; 1990 sonrası Türk sinemasının en önemli ayağını bağımsız filmler oluşturmaktadır. Bu dönemde birçok yeni yönetmen film çekmeye başlamış ve yeni bir tarz oluşturmuşlardır.

Türk Sinemasında Bazı İlkler

İlk sinema gösterimi Yıldız Sarayı’nda yapıldı. (1896)
Sürekli film gösterilen ilk salon Beyoğlu’nda Sigmund Weinberg tarafından Cinema Pathe adıyla açıldı (1908).
İlk Türk filmi Fuat Uzkınay tarafından çekilen “Ayastefanos’daki Rus Abidesinin Yıkılışı” (1914).
Afişi basılarak yurtdışına satılan ilk Türk filmi Binnaz oldu (1919).
İlk konulu Türk filmleri Sedat Simavi tarafından çekilen “Pençe” ve “Casus” (1917).
İlk özel yapım şirketleri Kemal Film (1922) ve İpek Film (1928).
İlk sesli Türk filmi “İstanbul Sokaklarında” Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi (1928).
İlk sansür yönetmeliği Mussolini’nin sansür yasasından esinlenerek hazırlandı ve yürürlüğe girdi. (1939).
İlk film festivali “Yerli Film Yapanlar Cemiyeti” tarafından düzenlendi. “Unutulan Sır” adlı film en iyi film seçildi. (En iyi kadın oyuncu Nevin Aypar, en iyi erkek oyuncu Kadri Erdoğan, 1948).
Tiyatro etkisinden çıkan ilk film Kanun Namına’yı Ömer Lütfi Akad çekti (1952).
İlk renkli Türk filmi Halıcı Kız Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi (1953).
Metin Erksan’ın “Aşık Veysel’in Hayatı” adlı filmi Sansür Kurulu tarafından yasaklanan ilk film oldu.
İlk uluslararası ödülü Metin Erksan`ın yönettiği “Susuz Yaz” aldı. Film Berlin Film Şenliğinde “Altın Ayı” büyük ödülünü aldı (1964).

* * * * * * * * *

7.Sanat - herkes tarafından bilinen adıyla
sinema
- her ülkede aşama kat etmiş bir uğraşı alanıdır. Elbette ki
Türkiye
`de de sinemanın önemli bir yeri vardır. Çeşitli aşama ve dönemlerden geçen
Türk
sinemalarında, çok değişik türde ve kapsamlı çalışmaların yürütüleceği film firmaları tarafından açıklanmıştı.



Türk Sineması Dönemleri
Başyazı da da belirtildiği gibi sinemamız değişik aşama ve dönemlerden geçti. Üstü açık sinema düzeni oluşturulmasından, kısa ve uzun metraj
film festivalleri kurulmasına birçok gelişme kaydetti. Bu süreçleri
sinema eleştirmenleri ve web siteleri, yıllara ayırmışlar ve tek tek incelemişlerdir:
1914-1930 Bu süreç aslında 1908 yılında sinema sanatının ülkemize getirilmesinin planlamasıyla başlar ancak, hayata geçirildiği yıl olan
1914 ilk dönem olarak anılır. Bu yıllar arasında Şehzadebey`de Milli Sinema adı altında halka açık ilk sinema faaliyete girer
(19 Mart 1910). O zaman ``İstanbul Sultanisinde gösteri düzenleyen ekip maddi imkan bularak ikinci türk sineması Ali Efendi Sinemaları`nı açar. Daha sonra da yapılan hikayeli filmler ve açılan Merkez Ordu Sinema Dairesi, o yılların önemli gelişmeleridir.
1931-1950 Bu dönemde Türk Sinemaları`nın ilk ortak filmi çekildi: İstanbul Sokaklarında (Türk-Yunan ortak yapımı). Ayrıca ilk kısa metraj filmler ve dönem filmleri oluşturuldu.
1931-1950 yılları arasındaki en önemli gelişme ise ``Türk Sineması Cemiyeti`` tarafından düzenlenen yarışma oldu. Yarışmada en güzel film de ``Şakir SırmalınınUnutulan Sır çalışması oldu.
1951-1960Türk sinema tarihindeki en çok filmin çekildiği dönemlerden biridir (418). Ayrıca ``Kanun Namına`` adlı Lütfü Akad`ın yönettiği film ilk otobiyografi konulu Türk filmidir.

1961-1970Sinema tarihimizdeki 2. yarışma bu dönemde yapıldı ``İstanbul Yerli Film Yarışması``. Ayrıca artık kapalı sinemaların hayata geçirilme fikri iyice ağırlık kazanıyordu. Bunun yanında renkli film uygulamasına hız verilerek tarihimizdeki en büyük aşama kaydedilmiş oldu. Film sayısı ise artmaya devam ediyordu (789).

1971-1980Siyah-beyaz filmler sayısal verilere bakıldığında renkli filmlerin ``gerisinde kaldı``. Ayrıca bu çalışmalar iyice ilerletilerek çizgi filmlere çevrildi. Çizgi filmlerle ilgili yarışma dahi yapıldı. Yabancı film festivallerinde de bir çok başarı elde ettik. Bunlar:Prades Film Şenliği`nde alınan özel ödül.
Nantes Film Şenliği`nde jüri özel ödülü.
Lahey Film Şenliği`nde alınan ödül.
Uluslararası Milano Film Fuarı`nda Ömer Kavur`un yaptığı ``Yusuf ve Kenanın aldığı büyük ödül.

1981-1990Bu dönemde siyah-beyaz filmler tarihe karıştı. Yabancı romanlar ve yapıtlar
Türkçe `ye çevrildi ve filme dönüştürüldü. Ayrıca Toronto Sinema Vakfı ve Ottowa Elçiliği`nin desteğiyle ilk toplu film gösterimiz düzenlendi. Böylece sinemamız lokalleşme, global olamama tehlikelerini atlatmış oldu.

2007`de Türk SinemasıGünümüzde, sinemamız yurt dışında da katıldığımız film şenlikleri sayesinde globalleşti
(Örn: Cannes Film Festivali). Örnek olarak dış bağlantılar başlığında bazı
Türk filmlerinin resmi sitelerini bulabileceksiniz.

Örnek Olarak En Çok Tiraj Yakalayan Film Niteliğini Elinde Bulunduran
G.O.R.A`nın Kapağını Verebiliriz.

* * * * * * * * * *

Sinema Tarihi​

1 Kasım 1895. Berlin'de Max Sklandowsky ve kardeşi Emil, kendi filmlerini gösterime sunmuşlardı. Fakat sinema tarihçilerinin büyük çoğunluğu , Sklandowsky'nin aygıtlarının gerçek anlamda bir projeksiyon makinesi olmadığı görüşündedirler. Onlara göre bu makine ,sürekli hareketli resimler yerine görüntüleri ardarda gösteren genellikle daha kaba bir aygıt olarak nitelendirilir.​



Kısa bir süre sonra ise , 28 Aralık 1895' de Paris'de ,Capucines Bulvarı'nda bir bodruma "biletle" girmiş otuz üç kişinin seyrettiği (duyamadığı) yirmi dakikalık programın yaratıcıları olan Lumiere kardeşler "sinemanın babaları" olarak anılmaya başladı. Louıs ve Auguste Lumıere kardeşlerin programında bir trenin istasyona girişi ,paydos saati fabrikadan çıkan işçiler gibi olayların yanı sıra L'Arrseur Arrose' (Sulanan Bahçıvan) adlı bir komedi de vardı.

Hareketli resimlerin ortaya çıkışı ise daha karışıktır. 1880'lerde Britanya'da ve başka bazı yerlerde Eadweard Muybridge , fotoğraflarla önemli deneyler gerçekleştirmiş, bu da Fransa'da Etienne Jules Marey'in çalışmalarını etkilemişti; Amerika'da ise daha önce telefon ,fonograf ve elektrik ampulünün geliştirilmesine katkıda bulunmuş olan Thomas Edison ,William Dickson'ın da yardımıyla bir fonograf plağıyla eş zamanlı olarak film gösteren bir araç icat etmişti.(Edison bu araca 'Kinetofonograf' gibi tuhaf bir isim vermişti ki bu ismin tutmayacağını en baştan anlaması gerekirdi).Ayrıca 1889'da ilkel bir kamera ve projeksiyon makinesi geliştirmiş (ve 1951 tarihli 'Magic Box' adlı filme konu olmuş) olan İngiliz William Fries Greene' i de unutmamak gerekir.

Lumıere kardeşler, şüphesiz kamera ve projeksiyon makinesini birleştiren sinematografı geliştirmekle büyük bir atılım yapıp bu yarışta öne geçmişlerdi. Fakat Fransızlar bile sinemanın tek mucidinin onlar olduğunu iddia edemezler. Yine de Lumınere kardeşler bu avantajı iyi kullanıp, herkes sinemayı müzikhollerde ve panayırlarda sergilenecek ,gelip geçici bir moda olarak görürken, 1897' de ilk sinema salonunu Paris'te açmışlardır. Amerika ise buna benzer birşeyi 1902' de Los Angeles'de gerçekleştirdi (ve bundan 10 yıl sonra Los Angeles Batı dünyasının sinema merkezi olacaktı).

Henüz eksik olan ise, sinemaya 20.yy. sanat formu kazandıracak olan fotoğrafla dram sanatlarının evliliğiydi. Ve Georges Melies adlı bir Fransız çıkar ortaya. Bir illüzyonist olan Melies'e göre ilk filmlerde eksik olan bir olay örgüsü,karakter gelişimiydi. Ona göre sinemanın düşleme ihtiyacı vardı. Salt gerçek olgular değil, biraz kurmaca , biraz illüzyon...Böylece fotoğraf hileleri kullanarak ,bir kadının iskelete ,kadın güreşçilerin erkeklere dönüştüğü ,hayaletlerin dans ettiği filmler yaptı.



Yine de 20yy'ın ilk yarılarına ,kurgunun gelişimine kadar , 'anlatı', sinemanın tali bir öğesi olarak kaldı. Bir hikaye anlatmaya yönelik ilk dönem filmlerinin en iyilerinden biri, Edwin Porter'ın 'The Great Train Robbery' (1903) filmidir. On dakika süren tek makaralık bu film ,on dört sahne içinde bir tren soygununu ardından kaçışı ve soyguncuların yakalanışını anlatır.

İngiltere'de ise daha 1901'de 'Fire' adlı kurgulu bir film yapılmıştı. Fransa'da Georges Melies muhtemelen dünyanın iki makara uzunluğundaki ilk filmi 'Voyage a Travers l'Impossible'ı çekmiş, 1912'de ise Sarah Bernhardt'ın başrol oynadığı dört makara uzunluğundaki 'Queen Elizabeth' çekilmişti. İtalya'da ise Enrico Guazzoni'nin yönettiği 'Qua Vadis', bunun iki katı uzunluğundaydı ve seyircilerin bir iki dakikadan fazla oturmayacaklarını düşünenler yanılmıştı.Ve yine İtalya'da Giovanni Pastrone'nin üç saatlik filmi 'Cabiria' çekildi. Böylece sinemada (ya da o zamanlar Amerika'daki deyimiyle 'nickelodeon'da-giriş parası bir nikeldi-) bir gece geçirmek tiyatroya gitmenin alternatifi olmuştu artık.

​Bu aşamada sinema endüstrisi tek bir ülkenin egemenliği altında değildi. Birinci Dünya Savaşı'na değin bu böyle sürdü. Gelişmeler Amerika'da olduğu kadar Avrupa'da da ayni hızla sürüyordu ve sinema görece serbest bir pazardı. Filmler sessizdi ve hiçbir dil engeli yoktu. Birçok ülke film ithal ettiği kadar ,üretip ihraç ediyordu da. Daha star sistemi de yoktu o zamanlar. Bilinen ilk sinema oyuncusu olma özelliği gösteren kişi, kariyeri pek de parlak olmayan ve 1920'lerde yıldızı sönen Florence Lawrence'dir.

​Avrupa'da televizyon ilk kez entelektüeller tarafından hayata geçirilmiş, en azından başlangıçta onların denetiminde yürütülmüştü. Amerika'da ise televizyonu başlatan ve denetleyen reklamcılar olmuştu. Bu yüzden televizyon bebeklik yıllarında Avrupa'da bir bilgilendirme ve eğlendirme aracı iken Amerika'da satış yapmaya yardım edecek bir şey olarak ele alınmıştı. Böyle bir görüşte şüphesiz ki gerçek payı vardır. Yine de 'Birth of a Nation' filminin yönetmeni olan D.W.Griffith gibileri, bu yeni oyuncağın sanatsal olanaklarını fark etse de , sinemanın sunduğu para kazanma fırsatlarını aynı çabuklukla fark eden girişimciler de vardı.

Yüzyılın başlarında Amerika'nın ,büyük kısmı İngilizce'yi iyi konuşamayan göçmen nüfusu için sinema ,tiyatro ve kitaptan daha önce geliyordu. Bu geniş kitle için sessiz sinema ve basit öyküler biçilmiş kaftandı. Amerika'da sinemaya olan talebin büyümesinde 1917'ye kadar dışında kalmaya çalıştığı savaşın katkısı da büyük oldu.1914 ve 1918 yılları arasında Avrupa'da ,film yapımı sürse de pek öncelik taşımıyordu. Amerika da ithalattaki düşüşü karşılamak ve kendi üretimini artırmak zorunda kaldı. Bu on yıllın sonunda Hollywood, New York'un yerini alarak bu endüstrinin merkezi olmuş ve Amerika dünya pazarında söz sahibi olma yoluna girmişti.

Amerikan sinemasının altın çağında dokuz büyük stüdyoyu oluşturacak şirketten ilki Hollywood'da kurulan Paramount'du .Daha önce Jesse Lasky Feature Play Company adıyla ortaya çıkmıştı. Lasky bu şirketi 1913 yılında avukatı Samuel Goldwyn ve Cecil B. de Mille adında yeteneği pek olmayan bir aktörle kurdu. İlk yapımları 'The Sguaw Man' adında bir western olacaktı. Filmin konusu Wyoming'de geçiyordu. Çekimi Arizona Flagstaff'da yapmaya karar vermişlerdi . Fakat filmin yönetmeni De Mille ,Flagstaff'a geldiğinde burasını hiç beğenmedi. Ayrıca hava çok kötüydü. De Mille trene atladı ve Los Angeles'in portakal bahçeleriyle dolu güneşli banliyösü Hollywood'a kadar uzandı. De Mille portakallarla pek ilgilenmese de güneş onun için önemliydi. Büyük bir depo kiralayıp filmi çekmeye koyuldu.

​Hollywood'da daha önce de film çekildiği olmuştu ama Mille'nin deposu burada kurulan ilk stüdyo olarak adlandırılabilir. Ancak gerçek anlamda ilk stüdyo 1915'te Universal tarafından kuruldu. Kısa sürede digerleri izledi: United Artist, Warner Brothers, Colombia ,1920'lerin sonunda MGM ile RKO ve birkaç yıl sonra da 20th Century Fox. Hepsi de eninde sonunda Hollywood'a gideceklerdi belki ama yine de biraz spekülasyon yapmak ilginç olabilir: De Mille Flagstaff'a gittiği gün ,orada yağmur yağmasaydı neler olurdu? Flagstaff'da bir depo kiralayıp filmi çekmeye başlarmıydı. Sonra diğer şirketler de en uygun yerin burası olduğunu düşünür ve bugün "tipik Hollywood filmi" yerine "tipik Flagstaff filmi" sözümü dillerde dolaşırdı.

​1920'lerde Amerika film üretiminde dünyada lider durumuna gelmekle birlikte sinemanın bir sanat biçimine dönüştürülmesine katkısı pek yoktu ve o zamandan beri de olmadı. 1920'lerde Hollywood'un elinde Charlie Chaplin gibi son derece yaratıcı bir sanatçı vardı Hollywood onu (John Lennon'ın daha sonra Beatles için söylediği gibi) dünyada İsa'dan bile daha çok karlı bir star olarak değerlendirdi.Genel olarak sinemanın sınırlarını genişletme çabası başka yerlerde sürdürüldü.Örneğin, Almanya'da savaş sonrası dönemin siyasal ve toplumsal kargaşası dışavurumculuğu ortaya çıkardı. Bu akımın ilk önemli örneği 'Das Kabinett des Dr. Calighari' (Dr. Caligari'nin Odası) filmiydi. The Oxford Companion to Film, dışavurumculuğu "1903-1933 yılları arasında Almanya'da resim, edebiyat, tiyatro ve sinema alanlarında ortaya çıkmış ,insanın içsel dünyasını , özellikle korku, nefret, aşk ve endişe duygularını dışsallaştırmayı amaçlayan akım" olarak tanımlıyor.1920'lerde dışavurumculuk sinema sanatı açısından bir devrim olmuştur.

İngiltere'deyse Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra film yapımcılığı neredeyse ölüm döşeğindeydi.1920'lerin ortasında gösterime giren filmlerin çok büyük çoğunluğu Amerikan yapımıydı ve bu durum 1927'de çıkarılan Sinema (ya da kota) Yasası , filmlerin yüzde beşinin İngiliz yapımı olması zorunluluğu getirilince biraz düzelir gibi oldu(bu oran yirmi yıl içinde yüzde yirmiye çıktı).

Fransız film endüstrisinin de savaşın yol açtığı zarardan kurtulması uzun zaman aldı ama kısa ömürlü de olsa izlenimci ve gerçeküstücü sinema okullarıyla Abel Gance gibi yönetmenlerin ortaya çıkması sinemanın tıpkı müzik, edebiyat ve tiyatro gibi ciddiye alınması gereken bir sanat dalı olduğunu kanıtlamaya yetti.

Bu sırada Rus sinemacıları, özellikle de 'Grev' ve ' Potemkin Zırhlısı' filmlerinin yönetmeni Sergey Eisenstein kurgu ve montajda yeni teknikler geliştiriyorlardı. Potemkin Zırhlısında taştan aslanların ayağa kalkması ya da Asri Zamanlar' da sokaktaki kalabalığın Chaplin'in gözüne koyun sürüsü gibi gözükmesi montaj örnekleri sayılabilir. Hollywood yabancı rakiplarinden öğrenme, onların fikirlerini alıp uygulama konusunda yavaş değildi ama filmlerin içerik ve biçimi açısından öğretmekten çok , öğrenme durumundaydı.

​Amerikanın öncülük ettiği alan teknolojik gelişim alanıdır. 1927'de Warner Brothers'ın 'Jazz Singer'ı ile sesli film dönemini başlatmasıyla birlikte tüm sinema endüstrisinde bir devrim gerçekleştiren Amerika olmuştu.1930 yılına gelindiğinde Avrupa ve Amerika'da sessiz film neredeyse ortadan kalkmıştı. Örneğin 1929'da İngiltere'de Hitchcock , 'Blackmail(Şantaj)' filmini sessiz çekmeye başlamış ama sonra sesliye dönüştürmüştü.

​Sinema bir ses edinince bazı güçlükler de doğdu tabii ki. Artık yabancı filmlerin yabancı olduğu apaçıktı ve çoğu Amerikalı tarafından anlaşılamıyordu. Seyirci okumayı değil dinlemeyi tercih ettiği için alt yazılar çözüm değildi. Özellikle Amerikan İngilizce'si dışında diğer dillerde çekilmiş filmlere duyulan talep azaldı. İşte bu noktada diğer ülkelerden fikir ve yetenek satın almaya ,ödünç almaya ya da çalmaya hazır olan Hollywood kodamanları ağırlıklarını koydular. Yabancı ülke sanatçılarını işe alıp yeteneklerini popüler eğlencenin hizmetine sokma konusunda onları eğitmekten geri kalmadılar. Macaristan'dan Bela Lugosi, Alexander Korda ve yönetmen Michael Curtiz gibileri, İsveç'ten Greta Garbo ,Almanya ve Avusturya'dan Ernst Lubitsch, Billy Wilder, Otto Preminger, Marlene Dietrich, Erich von Stroheim , Josef von Sternberg , Robert Siodmak, William Wyler ve diğer birçoğu geldi. İngiltere , Ronlad Colman'dan Leslie Howard ve Basil Rathbone'a ,James Whale'den Alfred Hitchcock'a kadar, çok sayıda dikkate değer oyuncu ve yönetmenle Amerikan pazarına katkısını esirgemedi.

​Renkli filmin geliştirilmesine de Hollywood öncelik etti. Tümüyle üç bantlı technicolor tekniğiyle çekilen ilk film 1935'de Rouben Mamoulian tarafından yönetilen 'Becky Sharp'tır.1930'lar amerikan film endüstrisinin altın çağıydı. Filmlerin Gable, Tracy, Cagney, Garbo, Cooper , Davis, Shearer, Stanwyck ,Crawford gibi starlara göre tasarlandığı bir dönemdi bu. O günlerde dünyanın herhangi bir köşesinde yayınlanmış yada oynanmamış tek bir kitap veya oyun bile yoktu ki stüdyo patronlarının dikkatine sunulmamış olsun.

1930'larda rekabet de pek yoktu. Japon ve Rus filmleri kendi ülkeleri dışında çok nadiren gösterime giriyordu. Yaratıcı insanlarının çoğunu yitirmiş olan Almanya siyasal propaganda filmleri çekmekle meşguldü. İtalya da öyle. 1932'de Venedik'te dünyanın ilk uluslar arası film festivali düzenlendiyse de pek başarılı olamadı. Bunun üzerine 1939'da Fransa, Cannes'da alternatif bir festival düzenlemeye girişti. Ancak uluslararası durumun karışıklığı nedeniyle festival 1946'ya kadar başlatılamadı. Yine de Fransa , Marcel Carne ,Jean Renoir Rene Clair gibi yönetmenlerin çektiği filmler sayesinde Amerikan film endüstrisine önemli bir alternatif oluşturuyordu.

​İngiltere ise Hollywood'u taklit etmeye çabalamakta ve sorunlar yaşamaktaydı(bu taklit çabası Pinewood adında bir stüdyo kurmaya kadar varmıştı). Kotayı oldumak için çekilen filmlerin büyük çoğunluğu önemsiz çalışmalardı. Yine de Korda'nın 'The Private Life of Henry VIII'i ve Anthony Asquith'in 'Pygmalion'u (bu film George Bernard Shaw'a bir Oscar kazandırdı) çok başarılı filmlerdi. Alfred Hitchcock da en iyi filmlerinden ikisi olan 'Thirty Nine Steps'i ve 'The Lady Vanishes'i bu dönemde çekmişti. 1939 yılında akademi ödülleri için aday gösterilen on film (o yıllarda aday sayısı on idi) ise şöyleydi: Gone With the Wind , Goodbye Mr.Chips, Mr. Smith Goes to Washington, Ninotchka, Of Mice and Men ,Stagecoach, The Wizard of Oz ve Wuthering Heigth.

İkinci Dünya Savaşının çıkması büyük değişiklere sebep oldu kuşkusuz. Hollywood'a göçen Rene Clair ve Jean Renoir gibi yönetmenlerden yoksun kalmış Fransız sineması Nazi işgali altında duraklama yaşıyordu. Her senaryo Alman ya da Vichy otoriteleri tarafından sansür ediliyordu. Marcel Carne 1942' de 'Les Visiteurs du soir' adlı güzel olmakla birlikte suya sabuna dokunmayan bir peri masalı çekti. Bu filmde ,şeytanla Hitler arasında bir paralellik kurulabilir ,ancak dikkatli olmak gerekir. Fransa'nın en önemli yönetmenlerinden olacak olan Robert Bresson da 1943'te bir kadınlar manastırında geçen 'Les Anges du Peche' ile emin ve zararsız biçimde sinemaya giriş yaptı.

Alman sineması ise propaganda bakanı Joseph Goebbels'in ellerinde oldukça kötü bir hal almıştı. İngiliz ve Amerikan filmleri yasaklanmıştı. Goebbels'in eleştiriyi yasaklaması sonucu hiçbir Alman filmi eleştirmenler tarafından kötü olarak nitelendirilmemişti. Savaş dönemi propaganda filmlerinin en büyüğü ve en ustaca çekilmiş olanı ,hiç kuşkusuz, Pearl Harbor öncesi Amerika'ya ,daldığı uykudan silkinip Avrupa'da neler olup bittiğine dikkat etmesi çağrısı yapan 'Casablanca' idi. Pearl Harbor'dan sonra Amerika kendi ordusu hakkında propaganda filmleri çekmeye başladı ve İngiltere gibi halkın moralini yüksek tutmak amacıyla komediden oldukça yararlandı. Lubitsch'in muhteşem filmi 'To Be or Not to Be' çok ustaca yapılmış bir anti-Nazi propagandasıydı aslında. 'Film noir' türü de 1944-1945 yıllarında sinemaya yerleşti. Film noir'in temeli karanlıktır. Basit biçimde görünüm olarak karanlık değil, içerik olarak ruh olarak karanlık. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir, kimseye özellikle kadınlara güvenilmez; kahraman sert ,karamsar, alaycı ve bezgindir. Bugün bu türdeki ilk filmin John Huston'ın çektiği 'The Maltese Falcon'olduğu söylenir. Ancak tam anlamıyla birkaç yıl sonra Edward Dmytryk'in 'Murder My Sweet (Cinayet Sevgilim)', Billy Wilder'ın 'Double Indemnity (Çifte Tazminat)', Fritz Lang'in 'The Woman in the Window (Penceredeki Kadın)' ve Otto Preminger'İn 'Laura' gibi filmler de ortaya çıktı. Hollywood'un altın çağı, 1950'lerde televizyonun ortaya çıkıp da sinemaları seyircisiz bırakmasıyla söndü.

* * * * * * * * * * *

Sinema Öncesi Dönem

Sinemanın tarihi üzerine konuşmadan belki de sinemanın ne olduğunu bilmek gerekiyor. Sinema hareketli görüntü demektir ve aslında insanlarda bulunan bir kusurdan ileriye gelmektedir. Retinamız üzerine düşen görüntüler bir süre silinmeden kalma özelliğine sahiptir. Bu süre yaklaşık olarak 2/35 saniye kadardır. Eğer bizler bir saniye içinde 24 kareyi art arda görürsek bu retinamız üzerine düşen görüntüleri hareketli olarak algılamamıza sebep olur ve işte sinemanın da dayandığı prensip budur.

Sinema doğum günü her ne kadar Lumière Kardeşler’in sinematograflarının patentini aldıkları 1895 yılı olarak kutlansa da, sinemanın bir de Sinema Öncesi Dönemi vardır ki bu dönemi de Sinema Tarihi içerisine katmak mümkündür. Sinema Öncesi Döneme ait ilk icat, milattan önceye ait olan Camera Obscura‘dır. Camera Obscura kelime anlamı olarak karanlık oda demektir ve temel prensibi bir kutuya açılan delikten tutulan cismin kutunun diğer tarafına yansımasıdır. Tarihsel olarak günümüze daha yakın olan icat Büyülü Fener diye bilinen Lanterna Magicea‘dır. Büyülü Fener aslında bir çeşit projeksiyon makinesiydi ve daha sonra üretilen bütün projeksiyonlar için temelleri oluşturmaktaydı. Nitekim birçoğumuzun çocukluğunda oynadığı, bir silindirin etrafına çizilen resimlerin silindirin hızlıca çevrilmesiyle hareket ettiği Thaumatropeve biraz daha gelişmiş hali olan Phenakisticope yaratıldı. Bu aletlerin yanı sıra görüntülerin kaydını kolaylaştıran plastik şerit (cellulod strip) W.K.Laurie Dickson tarafından keşfedildi.

İşte bütün bu gelişmeler sinemanın gelişiminde en büyük rolü oynayan iki önemli buluşun kaynağı oldu. Bu buluşların ilki 1894 yılında Thomas Alva Edison tarafından icat edilen Kinetograph adı verilen ilk pratik kamera ve ikincisi yine Edison tarafından 1894 yılında bulunan ve Kinetoscope adı verilen, hareketli görüntülerin izlenmesini sağlayan bir dolaptır. Kinetoscope çok kısa süre içerisinde Amerika ve Avrupa’da kullanılmaya başlandı. Kinetoscope‘taki görüntülerin daha çok kişiye gösterilmesi için 1895 yılında Robert W. Paul başka bir projeksiyon makinesi tasarladı ve böylece basit sinema pek çok kişiye ulaşabildi.

İşte Sinema Öncesi Dönem bu gelişmeleri kapsamaktadır. Peki 1895 yılında ne olmuştur da bütün bu gelişmeler değil de 1895 yılı sinemanın doğum günü olarak kutlanmaya başlanmıştır? Aslında bu sorunun cevabı çok basit. 1895 yılında Auguste ve Louise Lumière ilk taşınabilir kamerayı keşfetti ve buna Sinematograf (Cinematographe) adını verdi. Bu kamera ile bazı çekimler yaptılar ve Paris’te bulunan Grand Cafe de bir takım paralı gösteriler düzenlediler. Bu çekimlerden en çok bilinenler Bir Trenin Gara Girişi, Bir Duvarın Yıkılışı, Islanan Bahçıvan ve Boğa Güreşçisi‘dir. Bir Trenin Gara Girişi isimli film, küçük ve keyifli bir hikayeye sahiptir. Filmi ilk defa izlemeye giden insanlar trenin üzerlerine (perdeye) yakınlaşmasıyla kendilerine çarpmasından korkmuşlar ve salondan kaçmışlardır. Aslında bu hikayeden yola çıkarak sinemanın insanlar için ne kadar yeni ve gerçekçi olduğunu gözlemleyebiliriz. Buna ek olarak 2011 yılında, Martin Scorsese’nin yönettiği Hugo isimli film de Bir Trenin Gara Girişi ve birazdan değineceğimiz Méliès’e sonrası dönem arasında geçen süreci keyifli bir şekilde izlemek de mümkün.[Aya Seyahat - Melies]Aya Seyahat – Melies

George Méliès aslında bir sihirbazdır ve o da bu yeniliği izleyeme giden insanlar arasındaydı. Gördüklerinden çok etkilenen Méliès sahip olduğu tiyatro salonunu 1896 yılında sinema salonuna çevirip ve sinema üzerine çalışmaya başladı. Nitekim bu çalışmalar sonucunda karşılaştığı belirli hatalar sayesinde özel tekniklerde keşfetti. Bu özel teknikler arasında stop motion ve superempoze da vardı. Méliès bunları kullanarak kısa filmler çekti. Bu filmlerden bir tanesi kafasını devamlı olarak bir başka kafayla değiştirdiği Melomanic‘tir. “Film üzerine çalışan uzmanlar, Lumière kardeşlerin belgesel, Méliès’in de kurmaca film yaptıkları gibi bir ayrımdan söz ederler. Lumière’ler yanlarında bir kameraman alarak dünyayı dolaşırlarken, Méliès stüdyosunda kalarak fantastik filmler yaptı” (Bergan, 18). Bunun sonucunda da fantastik ve günümüzde bir sürü insan tarafından bilenen Aya Seyahat (Le Voyage dans la Lune) adlı filmini 1902 yılında çekti. Bu filmi de yine Hugo adlı filmde görmek mümkündür.

Yine filmle etkileşimleri yaklaşık olarak aynı zamana denk gelen “Edwin S. Porter” da çalışmalarına devam etti. Porter kurgunun önemini vurgulayan yönetmenlerden bir tanesidir ve filmlerini bu prensibe dayandırarak çekmiştir. Çektiği filmlerden birisi de ilk Western Film’i kabul edilen The Great Train Robbery’dir (1903).

Bu gelişmeler sinemanın daha da gelişmesinde ve daha çok kişiye ulaşmasında önemli rol oynamıştır ve 1905 yılında ilk sinema salonu olarak kabul gören Nikelodeon‘ların (Nickelodeon) açılmasına sebep olmuştur. Bu salonların adı nikelden gelmektedir çünkü insanlar buralarda kesintisiz olarak gösterilen filmleri sadece 1 nikel karşılığında seyredebiliyorlardı.

1906 yılına geldiğimizde sinema tarihinde yapılan en uzun filmi görüyoruz. Bu film 70 dakika gibi bir süreye sahip olan The Story of Kelly Gang‘dir. Bu filmi 1915 yılında DW. Griffith tarafından çekilen ve 3 saat gibi bir süreye sahip olan Bir Ulusun Doğuşu izler.

1920 yılında kadar olan süreçte üç önemli gelişme daha vardır. Bunların ilki 1913 yılında Hollywood’un kurulması, ikincisi 1914 yılında ilk Görüntü Sarayı‘nın New York’ta açılması ve sonuncusu da yine 1914 yılında Charlie Chaplin’in Küçük Serseri isimli filmle sessiz sinemaya girmesidir. Bu dönemde bir sürü film çevrilmiş olmasına rağmen hepsi çok kısa filmlerdir bu yüzden onlara bu yazıda değinmek çok zor. Yine de 1920 yılından sonra filmlerin konuları daha çok önem kazanmıştır. O yüzden sinema tarihi içerisindeki filmlere 1920 sonrasında değinmek daha doğrudur. 1920’ye kadar olan bütün gelişmeler sinemanın sonraki yıllarındaki gelişimini hızlandırmış ve bir sürü yeni sinemacı için kapıları açmıştır.-



* * * * * * * * * * *


İlkler her zaman önemlidir ve unutmamak gerekir ki her şeyin bir ilki vardır! 1891 - 1953 yılları arasında gerçekleşmiş olan sinema tarihinin ilklerini sizin için bir listede topladım. Keyifli okumalar…

1891- İlk toplu film gösterimi 22 Mayıs 1891 günü West Orange'daki Edison laboratuarlarında yapıldı.

1894- Edison’un 7 Ocak 1894'de kinetoskopuyla çektiği "Fred Ott's Sneeze / Fred Ott'un Hapşırığı" adlı film ABD’de telif hakkı alınan ilk sinema filmidir.

1894- Ücret karşılığı gösterilen ilk film 14 Nisan 1894 günü New York’ta ve Broadway’de Holland Bros’un kinetoskop salonunda seyircilerle buluştu.

1895- Dekor ve kostüm kullanılarak çekilen bir filmde kamera karşısına geçen ilk aktör, “The Execution of Mary Stuart / Kraliçe Mary’nin İdamı” filminde Kraliçe Mary’yi oynayan Bay R. L. Thomas’dır. Bu film Thomas Edison'un yapımcılığı ve Alfred Clark'ın yönetmenliğinde çekilmiştir.

1896- Türkiye’deki ilk halka açık film gösterimi 1896 (veya 1897) yılında Sponeck Birahanesi’nde Sigmund Weinberg tarafından yapıldı.

1896- Sinema tarihindeki ilk öpüşme sahnesi Edison’un “The Kiss” filminde bulunur.

1896- İlk sinema salonu 26 Haziran 1896’da ABD’nin New Orleans kentinde William T. Rock tarafından açıldı.

1896- Pathe Kardeşler (Charles, Émile, Théophile ve Jacques) 28 Eylül 1896'da Pathe Kardeşler Yapım şirketini kurdular. (1902'de Lumiere Kardeşlerin tüm patentlerini, yıllar sonra da Georges Melies'in şirketini satın aldılar.)

1896- İlk korku filmi olarak Georges Melies’in 1896 yapımı “Le Manoir du Diable / Şeytanın Şatosu” kabul edilir.

1898- İlk kadın yönetmen olan Alice Guy, kronofon sistemiyle İlkel kalitedeki ilk sesli filmi Fransa’da çekti.

1898- İlk reklam filmi, Edison Company tarafından çekilmiş 45 saniyelik bir viski reklamıdır.

1901- Sinema tarihinde ilk kez flashback kullanılan film Ferdinand Zecca’nın yönettiği "Histoire d’un Crime / Bir Suçun Öyküsü" adlı filmdir.

1906- İlk çizgi film, 6 Nisan 1906 yılında Amerika’da gösterilen J. Stuart Blackton’ın "Humorous Phases of Funny Faces / Komik Yüzlerin Gülünç Halleri" isimli filmidir.

1906- İlk film müziği Romolo Bacchini tarafından "Malia Dell Oro" ve "Pierrot Innamorato" adlı filmler için bestelendi.

1906- Sinema olarak kullanılmak üzere inşa edilen ilk bina Paris’in Montmarte Bulvarı’nda 1 Aralık 1906 günü ‘Le Pendu’ adlı filmle hizmete girdi.

1906- İlk uzun metrajlı film, 1906 yılında Avustralya’da çekilen, Charles Tait’in yazıp yönettiği –yaklaşık- 60 dakikalık "The Story of the Kelle Gang / Kelly Çetesi’nin Öyküsü" adlı filmdir.

1907- Avrupa’nın ilk uzun metrajlı filmi Fransa’da çekilen, yönetmenliğini Michel Carré’nin yaptığı "L'Enfant Prodigue / Dahi Çocuk" filmidir. Filmin süresi 90 dakikadır.

1908- İlk film eleştirisi Frank E. Woods tarafından yazıldı ve 1 Mayıs 1908 tarihinden itibaren New York Dramatic Mirror’da yayınlanmaya başladı.

1908- Türkiye'de ilk sinema salonu Sigmund Weinberg tarafından, 1908 yılında “Pathe Sineması” adıyla İstanbul’da Beyoğlu Tepebaşı’nda açıldı.

1909- İlk film sansür kurulu Amerika’da kuruldu.

1910- İlk dev sinema salonu Paris’te açılan 5000 kişilik 'Gaumont Palace’dır.

1910- İlk Frankenstein filmi, Edison’un yapımcılığında ve J. Searle Dawley’in yönetmenliğinde -üç günde- çekilen 13 dakikalık "Frankenstein"dır. Bu filmde Frankenstein’a Charles Stanton Ogle hayat verir. Ayrıca Frankenstein’nın makyajı gerçektende dikkate değerdir.

1912- İlk sinema dergisi “Photoplay” yayınlandı.

1912- İlk film ödülü Turin’de İtalyan yapımı “50 Yıldan Sonra” adlı filme verildi.

1914- Hollywood’un ilk uzun metraj filmi olma özelliğini taşıyan “The Squaw Man / Kızılderili Beyaz Adam” Kızılderili bir kadına âşık olan beyaz bir adamın Kızılderili olup kadının kabilesinde yaşamasını anlatır. 1914 yapımı filmin yönetmenliğini Oscar Apfel ile birlikte Cecil B. DeMille yapmıştır. Filmin çok beğenilmesi üzerine 1917 yılında “The Squaw Man’s Son / Kızılderili Beyaz Adamın Oğlu” isimli devam filmi çekilmiştir.

1914- Milli Sinema’nın kurulmasında büyük rolü olan Fuat Uzkınay, 14 Kasım 1914'de Türk sinema tarihinin bilinen ilk filmi “Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı”na imza attı. Yeşilköy'deki Rus anıtının yıkılışının filme alınmasından ibaret olan bu filmin hiçbir kopyası maalesef günümüze ulaşamamıştır.

1914- İlk konulu Türk filmi olan “Himmet Ağa’nın İzdivacı” Weinberg tarafından çekildi. 1914’te çevrilmeye başlanan film savaş yüzünden ancak 1918’de bitirilebildi.

1923- Türkiye’de ilk kadın sinema oyuncuları “Ateşten Gömlek” filminde rol alan Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir ikilisidir.

1923- İlk film arşivi Danimarka’da açıldı. Kopenhag’da yayınlanan Politiken gazetesi elemanlarından olan Anker Kirkeby’in fikir babası olduğu arşiv 9 Nisan 1923'te resmen faaliyete geçti.

1926- Sanat filmleri gösterimi amacıyla açılan ilk sinema Paris’te ki ‘Studio des Ursulines’dir. 14 Ocak 1926 günü, Laurence Myrga ve Armand Talliser tarafından açılmıştır.

1926-1927- Alan Crosland’ın yönettiği ve John Barrymore’un oynadığı Don Juan ilk kez 6 Ağustos 1926'da müzikli olarak gösterildi. Tabi Don Juan’dan ilk sesli film olarak bahsedemeyiz. Fakat bir yıl sonra yine Alan Crosland’ın yönettiği The Jazz Singer, orkestra müziğinin yanı sıra şarkıların ve diyalogların da yer aldığı sinemanın ilk sesli filmi olarak tarihe geçti!

1927- Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından ilk kez 1929'da Merit Akademi Ödülleri adıyla verilen ödüllerden ilk "En İyi Film" ödülünü kazanan 1927 yapımı 'Wings'dir. Clara Bow ve Jack Powell'ın başrollerini paylaştığı ve William Wellman'ın yönettiği film ayrıca Oscar kazanan tek sessiz filmdir. (Bu yıl Oscar’ı kazanan The Artist’i saymazsak.)

1928- İlk amatör film yarışması “Photoplay Dergisi” ve “Amerika Amatör Sinema Birliği” ortaklığında düzenlendi.

1929- Sesli sinemanın getirdiği teknik kısıtlamaları büyük oranda ortadan kaldıran filmlerin çekimden sonra seslendirilmesine dayanan dublaj uygulamasıydı. King Vidor’ın dublajı ilk kez uygulandığı 1929 yapımı "Hallelujah!" filminden sonra bu uygulama yaygınlaştı.

1929- İlk Oscar Ödülü töreni, 16 Mayıs 1929’da Hollywood Roosevelt Otel Blassom Room’da yapıldı. Gecenin biletleri 10 dolardan satıldı ve törene sadece 250 kişi katıldı.

1929- Televizyonda gösterilen ilk film, 19 Ağustos 1929 günü Londra’daki Brain stüdyolarında yayınlanan George Robey’in bir monolog sunduğu “Gelin” adlı kısa filmdir.

1929- Haber filmleri gösterilen ilk sinema salonu, 2 Kasım 1929 günü, New York'ta Broadway'de açılan "Embassy" isimli salondur. Özellikle spor müsabakalarının yayınladığı zaman büyük ilgi gören bu salon, 1949 yılında kapanarak Sinema-TV rekabeti nedeniyle kapanan ilk sinema salonu olmuştur.

1932- İlk film festivali, turist akımını hızlandırmak için 6-21 Ağustos 1932 tarihleri arasında Venedik’te yapıldı.

1932- Muhsin Ertuğrul’un kurulmasında öncülük ettiği film şirketi İpek Film, Türk tarihinde ilk sesli film stüdyosunu 1932 yılında kurdu. Bu gelişmeden sonra Muhsin Ertuğrul, ilk sesli Türk filmleri olan “İstanbul Sokaklarında” ve “Bir Millet Uyanıyor” filmlerini çekti.

1933- İnsanların, arabalarıyla gelerek film seyredebildikleri açık hava sinemalarının ilki, 6 Haziran 1933 günü, New Jersey eyaletinde Richard Hollingshead tarafından açıldı. 40 bin metrekarelik bir alan üzerinde kurulan sinemaya 400 araba, rahatça park edip filmi izleyebiliyordu. Ses sorunu ise, arabaların içine verilen özel kulaklıklarla çözümleniyordu.

1935- Renkli film döneminin sesli sinemayla birlikte başladığını söyleyebiliriz ama sinemanın ilk yıllarında elle ya da şablonla boyama yöntemiyle bazı renkli filmler yapılmış olduğu da bir gerçek. Technicolor Corporation tarafından geliştirilen Technicolor renklendirme yöntemi denilen ilkel yöntem sayesinde, Cecil B. DeMille’nin 1923 yılında çektiği "The Ten Commandments" filminde -ve başka filmlerde- kullanılmıştı. Üç temel renk kullanımına olanak sağlayan yöntem 1929-1932 yılları arasında uygulanmaya başlandı. Bu yöntem, Disney’in kısa çizgi filmi The Three Liftle Pigs / Üç Küçük Domuz (1933) ve kısa filmi La Cucaracha (1934) filmlerinden sonra giderek yaygınlaşmaya başladı. Tamamıyla renkli sinemaya geçiş ise 1935 yılında "Becky Sharp" filmiyle oldu.

1939- İlk büyük reklam kampanyası, Oscar’ı alan ilk renkli film olan "Gone with the Wind / Rüzgâr Gibi Geçti" filmi için düzenlendi. Ayrıca Oscar ödülünü kazanan ilk zenci oyuncuda bu filmindeki rolüyle Hattie McDaniel oldu.

1941- Oscar ödül töreninde kazanana ait ilk mühürlü zarf yapıldı.

1944- Radyodan naklen yayınlanan ilk Oscar ödül töreni gerçekleşti.

1946- Cannes Film Festivali ilk olarak 1946'da 'Casino de Cannes'da yapıldı.

1952- Hem renkli hem de 3 boyutlu olarak izleyici karşısına çıkan ilk film 1952 yapımı Bwana Devil / Bwana Şeytanı filmidir. Bu filmde vahşi aslanların kameraya doğru –yani seyircilere doğru- saldırdığı sahnelerde izleyiciler heyecanla çığlıklar atmışlardır.

1953- Henri Chrétien isimli Fransız astronomi profesörünün 1928 yılında icat ettiği ve Anamorphoscope adı ile patentini aldığı yöntem sayesinde ilk sinemaskop filmler seyircilerle buluşmuştur. Ancak perdeden taşacak kadar geniş ve yakın görüntülerin deformasyona uğradığını düşünen halk 1950’li yıllara kadar bu tekniğe ilgi göstermez. Daha sonra bu teknolojinin haklarını 20th Century Fox şirketi satın alır ve yeni bir ekran boyutu olan görüntü formatı ‘Sinemaskop’u (Anamorphic Widescreen) ortaya çıkarır. İlk sinemaskop film Henry Koster'in yönettiği "The Robe" filmidir. Aslında bu teknikle çekilen ilk film "How To Marry A Millionaire / Milyoner Avcıları" filmidir ama piyasaya daha geç çıkmıştır.

1952- Tamamen renkli ilk Türk filmi Muhsin Ertuğrul’un çektiği 1952 yapımı ‘Halıcı Kız’dır. (Burçak Evren’e göre ilk renkli film Ali İpar’ın çektiği Salgın filmidir.)

1953- İlk Oscar ödül töreni televizyondan siyah-beyaz olarak naklen yayınlandı. Renkli olarak ise ilk kez 1966 yılında yayınlanmıştır.


Yorumlar

Henuz yorum eklenmedi ilk ekleyen siz olun .Yorum Ekle
b