Gizem :

arkadasfan

arkadasfan Yazdı...



11.Boyut

07 Mayıs 2014 Bu içerik 1.319 kez okundu.

Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını "Her Şeyin Teorisi" adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir "hiper uzay"ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde, paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor.

Diğer boyutlar, yuvarlanmış küçük küreler şeklinde uzay-zamanın bütün noktalarında yer alıyor Şu sırada, siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da, bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır.

İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, "Sonsuz sayıda eşiz evrenler var."diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi'nin Matematik Bilimleri Merkezi'nde profesör olarak görev yapıyor. "Amyotrofik lateral skleroz" adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986'da bir soluk borusu ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuruyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi"sinin (Theory of Everything) formülünü oluşturmayı başardı ve buna "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M" (magic, mysterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir.

Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu "kobold evrenler"in yaşayanlarını "gölge insanlar" olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti.

Bu, sadece birçok esrarengiz olguya aniden bambaşka bir açıdan baktığı için değil, aynı zamanda sıradan yaşamımızın bu kadar basit olmadığını göstermesiyle de büyüleyici bir evren tasviri. Birçoğumuz, yaşadığımız olaylara hep daha fazla anlam yükleme eğilimindeyiz. "Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum."dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler... Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar?

Genç iş adamı, her pazar sabahı eşiyle birlikte tenis oynuyordu. O gün de, bütün diğer pazar sabahları gibiydi. Daha farklı geçeceğini gösteren en ufak bir belirti yoktu. Ancak, bir süre sonra iş adamı oyunu savsaklamaya başladı. Servis atışları hep fileye takılıyordu. Konsantrasyonu tamamen dağılmıştı. Huzursuzluğu giderek arttı. Birden aklına annesi geldi ve bu düşünceyi bir türlü kafasından silemedi. Eve döndüklerinde telefonları çaldı, arayan babasıydı. Öğlene kadar her yerde onu aramıştı. Annesi bir kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. İş adamının konsantrasyonu, bu olayı sezinlediği için mi dağılmıştı? Peki nasıl sezmişti bunu? Böyle bir olaya, şimdiye kadar sadece parapsikoloji uzmanları açıklama getiriyorlardı. Bilim adamları, ciddiyetsizlikle suçlanmamak için böyle konuların üstünde durmamayı tercih ettiler.

Uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan "solucan delikler"in zaman yolculuğunu mümkün kılabileceği düşünülüyor. Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Yani, tenis kortundaki olayları şöyle açıklayabiliriz: Görülebilir evrenimizin dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var.

İş adamı, annesinin geçirdiği kalp krizini telefonla öğrenmediğine göre, dolaylı yollardan öğrendi; yani eşizlerinden biri aracılığıyla. Eğer Hawking haklıysa, daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hiçbir neden ya da bulgu olmadığı halde neden bazen korkuya kapılıyoruz? Eşizlerimiz o anda bu korkuları yaşadıkları için mi? Neden bazı insanlarla ilk kez tanıştığımız halde, sanki onu uzun süredir tanıyormuşuz duygusuna kapılıyoruz? Başka bir dünyada onu uzun süredir tanıdığımız için mi? Ya ilk bakışta aşk? Aslında böyle bir şey belki de yok ve her şey başka bir evrende yaşanan bir aşkın o an için hissedilmesinden ibaret. Gerçekten de, bir bilimkurgu senaryosuna benziyor. Stephen Hawking, bu fantastik fikre nasıl ulaşmıştı acaba? Bilim adamı, böyle bir evren teorisine nasıl ulaştığını, "Ceviz Kabuğundaki Evren" adını verdiği son kitabında açıklamış.

Bu adı verirken İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'in "Hamlet"inden esinlenmiş. Eserde Hamlet, "Ey Tanrım, ceviz kabuğunun içine hapsolsam da, kendimi bütün âlemlerin kralı gibi görebilirdim, keşke şu kötü rüyalarım olmasaydı..." diyordu. Hamlet'in bu derin iç çekişi, sanki düşünür Hawking'i tarif ediyor.

Hastalığı onu, ceviz kabuğu olarak nitelendirilebilecek hareketsiz vücudunun içine hapsetmiş. Ancak, o aklıyla, sonsuzluğa, yani evrene hakim olmak istiyor. Hawking, Hamlet'in sözlerini şöyle yorumluyor; bütün fiziksel engellere karşın, sadece beynimizin gücüyle uzayı araştırabilir ve teknik açıdan ulaşılması mümkün olmasa da, teorik olarak, ilginç bölgelerin kapılarını aralayabiliriz.


Hawking'in geliştirdiği formül, makroskobik evreni ve temel parçacıkların mikroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, "Büyük Patlama" ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor? Bugün 59 yaşında olan fizikçi, bazı basın organları tarafından Albert Einstein ile bir tutuluyor. Ancak birçok meslektaşı, bu karşılaştırmanın Einstein için bir haksızlık olduğunu belirtiyor. Ne de olsa bilim adamı, evreni açıklamaya yönelik geliştirdiği "görelilik teorisi"yle, tam bir devrim yaratmıştı. Ama Hawking yeni bir teori kurmamış, Einstein'ın kuramını temel alan bir teori geliştirmişti.

Bilim olimpiyatında Hawking, 1974'te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışın da dahil hiçbir şey çekim alanından kurtulamıyor. Fizikçiler bu duruma "tekillik" adını veriyorlar. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de,"tekillik" durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking'in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın planı"nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor. Bilim adamları, bir"tekillik" durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının bu patlama sonucu ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar.

Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton'un 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı.



Stephen Hawking

Newton'un teorisi, Albert Einstein tarafından geliştirilen "Genel Görelilik Teorisi"yle geçerliğini kaybetti. Yeni teori, zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünüyordu.

Bütün kütleler, ister dev gökadalar ister küçücük asteroitler, uzay-zamana şekil veriyorlar. Bu şekillenme, madde ve ışığın uzaydaki hareketini belirliyor. Önce Roger Penrose, sonra da Hawking, 1969'da Büyük Patlama'nın gerçek olduğunu ispatladıktan sonra, çekim kuvvetine dayalı teoriyi daha da geliştirdiler.

Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı. Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu: elektromanyetik kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor), "güçlü kuvvet" (atom çekirdeğini bir arada tutuyor) ve "zayıf kuvvet" (radyoaktif parçalanmayı sağlıyor)... Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan kütle çekimi, bir türlü "Her Şeyin Teorisi" ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, "hiçlik"i ifade eden bir kuantumda yoğunlaşmıştı. Araştırmacıların, "tekillik" durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi "Kuantum Çekim Kuvveti"nde birleştirmeleri, yani "Çekim Kuvvetinin Kuantum Teorisi"ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başaramıyorlardı.

"Her Şeyin Teorisi"ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında, ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu.

80'li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwarz ve Michael Green'in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan "sicim teorisi", atom altı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik (sicim) şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10 (üzeri -33) santimetre uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi'ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinenler arasında. Hawking, buradan yola çıkarak "kütle çekiminin kuantum teorisi"ni geliştirdi.

Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen "Kütle Çekiminin Kuantum Teorisi" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara "membran" adını verdi ve daha da kısaltarak "bran" olarak kullandı. Bu bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı.

Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı.
Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut.

M-Teorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper uzay". "Üç boyutlu kütlecikler" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler" beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: "Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?" Yanıtını ise şöyle vermiş: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğuyor."

Fizikçiler, bu olaylara "kuantum fluktuasyonu" adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşumuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor.

Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlar'la ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz? Hawking'e göre bu soruların yanıtı evet!

Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız.

Hawking'in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunuyor.

Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine Dünya'nın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kâhinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır.

Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking'e eşlik eden evrenbilimci Aleksander Vilekin, "Uzayda, Al Gore'un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley'nin hâlâ yaşadığı paralel evrenler olabilir." diyor.

Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor. Fizikçi, bilimkurgu dizisi "Star Trek"e, konuk sanatçı olarak katıldığı bölümünde, Isaac Newton ve Albert Einstein ile poker oynamış, Marylin Monroe da dizinde oturarak ona şans dilemişti. Bilim adamı, "Her türlü hikâye gerçek olabilir; bir evrende Marylin Monroe, diğer evrende de Kleopatra ile evli olabilirim. Böyle olduğuna dair elimizde bir kanıt yok. Keşke olsaydı, o zaman poker oyununda çok para kazanabilirdim." diyor.

Sicimler ve branlar'dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak "Her Şeyin Teorisi"nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında da Tanrı'nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor.


----------------------




Kuantum, Yaşam ve Her Şeyin Teorisi: String Theory (Sicim Teorisi) ve 11 Boyutlu Evren

Hikayemle ilgili araştıraya devam ediyorum. Hani bazı araştırmacılar der ya, “Araştırmalarım beni çok değişik bir noktaya getirdi“ diye.. =) hakikaten de öyle oldu.

Yazmakta olduğum hikayemin ana dayanağı: “Eğer bir tanrı varsa, her şeyi particle (tanecik) halinde kontrol edebildiği bir kodla yönetiyordur.“. Haliyle yaradılışın kökenleriyle ilgili yönelik veriler topluyorum bir süredir ve de gayet keyif alıyorum çok farklı şeyler öğrendim.

Şimdi bu düşüncemdeki 2 temel noktayı epey inceledim, daha önceki yazılarımda detaylar bulabilirsiniz. Bunlar: “tanrı” fikrini ile “kodlar” fikri. Fakat, son dönemde pek fazla araştırmadığım sadece düşünce halinde olan 3′üncü etmeni bu yazıda inceleyeceğim: “Particle“lar.


Particle’lar esas olarak kuantumun konusu olmakla beraber, Geçen hafta, dünyanın bizim algıladığımızın ötesinde esasında 11 boyutlu oluşuyla ilgili bir video izledim. Ilk seferde tam algılamadım ve biraz daha içine gireyim derken dünyanın şu andaki en genel ve en büyük teorisinin içinde buldum kendimi: The String Theory. (türkçeye “sicim teorisi“ diye çevirmişler ama çok vasat bir tercüme, “tel teorisi“ veya “ip teorisi“ deseler daha iyi olurmuş) Ya da popüler ifadeyle “Theory of Everything” (herşeyin teorisi) (Güç yüzüğü gibi bir şey olmalı diyor insan ilk başta)

Şimdi bu inanılmaz kapsamlı bir teori olduğu için, mecburen temelden başlıycam anlatmaya. Fakat elimden geldiğince, herkesin anlayabileceği basitliğe indirgiyeceğim, detaylı araştırma isteyenler için kaynaklar sunacağım.

Önceki Teorilerin Birbirleriyle Çelişkileri ve Yetersizlikleri
Şimdi bizim 3 boyutlu olarak algıladığımız dünyanın, nasıl 11 boyutlu olduğunu anlatmadan önce, string teorisini anlatmak gerek. String teorisinden önce de, daha önceki teoriler olan “Newton’un yerçekimi kanunu“ Einsetien’ın “Genel Görelilik Kuramı“ “ “Elektromanyetik“ ve de “Kuantum Mekaniği“ üzerine biraz konuşmak ve bunların eksiklerini anlamak gerekiyor.

Tabiki bunu çok basit anlatacağım, sonuçta ben bir fizikçi değilim hikaye anlatıcısıyım. Detaylı incelemeler için güzel videolar ve linkler koyuyorum.

Şimdi Newton’un “Çekim yasası“ (“Gravity law“) genel hatlarıyla bir elmanın neden yere düştüğünü, dünyanın neden güneşin çevresinde döndüğünü açıklamaya yetiyordu. Herşeyi açıklayan tek teori olduğu için herkes mutluydu.

Ama bu da tam anlamıyla yeterli değildi, çünkü elektromanyetik alanları misal niye yıldırım olduğunu, niye mıtnatısın demirleri çektiğini veya demirin niye parlak, suyun niye saydam olduğunu vs açıklamak için yetersizdi.

Sonra einstein çıktı ve o meşhur “Genel görelilik kuramı“ kuramı ile Newton’un bazı eksiklerini kapattı.Ona göre uzay eğilen bükülen bir şeydi. 3 boyutlu dünyamız ve de bir zamanımız vardı. bu düzleme Uzay-zaman düzlemi dedi. Bu dünyanın kuralları kesin ve öngörülebilirdi. (detaylar için wikiye bakabilirsiniz, hızlı geçiyorum)

Bir süre yeterli geldi bu teori. Ama sonra kuantum çıktı ve olaya yeni bir boyut getirdi. Atomaltı parçacıkları inceledikçe, kuantum fizikçileri, “öngörülemezlik” ile karşılaştılar. Şöyle örneklemek mümkün:

Eğer Bir silah ile kurşun ateşlerseniz, o kurşun hepimizin bildiği yerçekimi kuvvetiyle hareket etmektedir. Ama bir silahtan elektron ateşlerseniz, o elektron, kuantum yasalarına göre hareket edecektir. Yerçekimi yasalarıyla sonucu kestirmek mümkün değildir. Daha da önemlisi, aynı açıyla aynı şekilde 2 farklı elektron ateşlerseniz, elektronlar farklı yerlere varır. Yani kuantum dünyasında atomaltı particle’lerin davranışları “öngörülemezdir”. Yani sadece olasılıklar vardır.
Einstein bu teoriye “Tanrı zar atmaz” diyerek karşı çıktı, ama atomaltı particle’larla yapılan deneyler hakikaten de her seferinde bir zar atılıyormuşcasına tepki vermesine yol açtı. Yani Einstein yanılmış, kuantumcuların dediği doğru çıkmıştı. Atomaltı dünyada her şey olasılıklar üzerine kuruluydu.

Şimdi, misal bir “gözlemci“nin var olmasının, tüm fiziksel durumları değiştirdiği gerçeğini bulundu.

Kuantum dünyası içinde, “Güçlü çekirdek kuvveti“ (proton ve notron gibi atom altı parçacıkların nasıl bir arada durduğunu açıklıyor.) ve “Zayıf Çekirdek kuvveti“ (Atomaltı parçacıkların radyoaktif bozulmalarını açıklıyor) adları verilen particle’ların birbiriyle etkileşimini açıklayan 2 tane fiziksel yasa bulunmakta.

Kuantum ile Kütle Çekim Kanunu arasındaki farkı anlatan “What the Bleep do we know” isimli aşırı amerikan stilli bi belgesel var. Kurmacayla boğuyor olsa da, yine de gözünüzde bir resim canlandırması açısından izlemeye değer. en aşağıya koyuyorum onu da.

Kısaca 4 temel güç bulunmakta evreni açıklayan:

“Kütle Çekim Kuvveti“ (gravity law) (yerçekimi gibi temel şeyleri açıklıyor)
“Elektromanyetik Kuvvet“ (elektriksel manyetik olayları açıklıyor)
“Güçlü çekirdek kuvveti“ (Kuantum) (proton ve notron gibi atom altı parçacıkların nasıl bir arada durduğunu açıklıyor.)
“Zayıf Çekirdek kuvveti“ (kuantum) (Atomaltı parçacıkların radyoaktif bozulmalarını açıklıyor)
Şimdi bu 4 kanun, “Fundamental interaction“ (Temel Etkileşim) olarak anılıyor. Hayatımızı bu güçlerin etkisinde işliyor.Fakat 4 tane birbirinden farklı kanun olması dünyayı algılamamızı zorlaştırıyor, çünkü madde aynı olsa da farklı durumda farklı yasayla açıklanıyor. Misal Hızlı tren düşünün. Hızlı tren çalışmıyorken, yerçeki etkisi altındadır. Çalışmaya başladığında ise yerçekimi yasasından ziyade elektromanyetik kuvvetin etkisi altına girer. (raydaki demire elektrik verilerek demir mıtnatıslanır bu sayede trenin yerden yukarda tutularak tekerleksiz gitmesi sağlanır, tekerlek sürtünmesi olmadığı için, tren daha hızlı gider -tüm hızlı trenler böyle mi emin değilim-) Ama aynı trenin aynı demirinin atom altı dünyasını anlamak için ne yerçekimi ne de elektromanyetik yasa yeterli olmaz, çekirdek kuvvetlerine bakmamız gerekir. Madde aynı, ama durumdan duruma göre bize lazım olan yasa değişiyor.

Ya da biraz önceki örneği tekrarlayalım: Eğer Bir silah ile kurşun ateşlerseniz, o kurşun hepimizin bildiği yerçekimi kuvvetiyle hareket etmektedir. Ama bir silahtan elektron ateşlerseniz, o elektron, kuantum yasalarına göre hareket edecektir. Yerçekimi yasalarıyla sonucu kestirmek mümkün değildir. Daha da önemlisi, aynı açıyla aynı şekilde 2 farklı elektron ateşlerseniz, elektronlar farklı sonuçlar verir. yani kuantum dünyasında atomaltı particle’lerin davranışları “öngörülemezdir”.

Bu da bu yasaların da üst bir yasası olması gerektiği gerçeğini bize gösteriyor. Sonuçta her şeyin yaradılışının temelinde yatan “Tek“ bir kuvvet olmalı. Elektronla elektriğin ve gezegenlerin hepsinin temeli aynı olmalı..

Bu “Tek“ kuvveti açıklayan yasa da işte “The String Theory“. Yukarıda bahsettiğimiz 4 temel gücü tek bir potada eritiyor.

“The String Theory“

String Theory esas olarak 90′larda popülerleşse de, kökleri 1919′da alman bir matematikçi Theodor Kaluza tarafından ortaya atılmış. Ona göre, Einstein’ın teorisinde eksik bir yan olabilirdi. Bu yanı farketmek için de bizim 5 duyumuz ve algılarımız yeterli olmayabilir.

Bu şu demek: biz dünyayı 3 boyutlu algılıyoruz artı bir de içinde bulunduğumuz “zaman” var. Eğer 1 boyut daha varsa ve biz bunu göremiyorsak, Fundemental
interaction’da bahsettiğimiz 4 kuvvetteki farklılıkları açıklayabilir. Veya misal elektrik içinde esasında ne olduğunu açıklayabilir. Şu an itibariyle, biz elektriği sadece kontrol etmeyi biliyoruz, içinde ne olup bittiğini bilmiyoruz. Belki de elektrik dediğimiz şey, 4 boyuttaki bükülmeler olabilir. (ışınlanma fikrinin de buradan çıktığını yazmışlar bir forumda, linki bulamadım)

Eğer bu ekstra şeyler, ekstra boyutla açıklanabiliyorsa, 4 kuvveti de açıklayabilecek “Unified Theory“yi bulmuş demektir.

Anlatmaya başlamadan önce string teori (sicim teorisi) ile ilgili çok basit slaytlarla hazırlanmış, 2 dakkalık bir youtube videosunu izlemenizi öneririm. bunu izlerseniz konuyu daha rahat takip edersiniz: Ardından da bir TED videosu koyuyorum, string teoriyi genel hatlarıyla açıklayan:

String theory’nin en önemli parçacığı tabiki de string adını verdiği atomaltı particle’lerdir. Bu teoriye göre, Atom’un içinde elektron proton ve neutron parçacıkları var, bu parçaların altında da quarks adı verilen parçacıklar var. Fizik bu quarkların bölünebilir en küçük parça olduğunu düşünmüş ama string teoriye göre quark katı bir madde değil. içi boşluk ve string (sicim, tel, ip) adı verilen sürekli titreyerek hareket halinde dolaşan bir enerji kümesi. Fizikle çok boğmadan verileri şöyle sıralayım:

String teoriye göre, hiçbir madde katı sıvı veya gaz değildir. Maddelerin köküne indikçe atoma oradan atomaltı particle’lara ulaşılır. Ulaşılabilinen en son noktada ne katı ne sıvı ne de gaz olmayan, bir enerji formu halindeki stringler bulunur. Bütün evrenlerdeki herşey bu stringlerden oluşmuştur.
String teoriye göre, stringler 11′inci boyutta hareket eden particle’lerdir.
String teoriye göre, Eğer 11′inci boyutu görebiliyor olsaydık, maddeleri ayrı değil sadece stringlerin birbiriyle etkileşimi olarak görürdük. (matrix’in ilk episodun sonunda Neo herşeyi sayı olarak gördüğü sahneyi düşünün, ne demek istediği gözünüzde biraz daha rahat canlanır.)
String teoriye göre, big bang bir başlangıç değil. Big bang’in öncesinde de pek çok big bang var.
String teoriye göre, big bang tek bir tane değil, pek çok big bang var. (sonuçta eğer boşlukta bir big bang oluşabiliyorsa, niye sadece 1 kere big bang oluşmuş olsun ki)
String teoriye göre, paralel evrenler var. (farklı big bang = farklı evren) bu paralel evrenin fizik yasaları bizimkiyle aynı olmak zorunda değil.
String teoriye göre, zaman yolculuğu mümkündür. Hatta bundan daha da öte, aynı anda zaten tüm zamanlardasınızdır. (bu epey karışık gelebilir, boyutları anlatırken biraz daha netleşir umarım) (ayrıca zaman yolculuğu bilim kurgu, kanıtlanmış bir şey. Atom düzeyinde, gerçekten de zamanda yolculuk yapıldı. Detayları aşağıda)
1980′lere gelindiğinde, string teori kendi içinde 5′e bölünmüş. 1995′te “M Theory“ olarak tekrar birleşmiş. Şu an herkesin kabul ettiği string teori = M teori
M Teoriye (String teori)ye göre ekstra boyut sayısı 1′den çok daha fazla. Toplamda 11 boyut var. (detaylar aşağıda)
M, membrane’in kısaltması. (türkçesi: zar) Evrenin hareket halinde bir zar tabakasıyla kaplı olduğunu, diğer evrenlerle bu zar tabakasıyla temas halinde olabildiğini belirtir. (belgeselde epey bir açıklama var bunla ilgili, 7. boyutu açıklarken buna değiniyorum tekrardan aşağıda) (ayrıca kainattaki her şeyin benzer zarları var, atom hücre, vucut vs..)

Elegant Universe diye bir belgesel var,

Boyutları Anlamak:

Şimdi bir amca epey anlatmaya çalışmış ama halen karışık. Doğruyu söylemek gerekirse ilk seferde anca 5. boyuta kadar gelebildim, 5. boyuttan sonra beni kaybetti.. ikincide 7.’ye geldim.. Sonra yukarıda anlattığım tüm araştırmaları yaptım ve ardından tekrar izleyince tam anladığımı düşündüm.. sonra başka bir video izleyince yine bir yeri tam anlamadığımı fark ettim. Şimdi elimden geldiğince basitleştirmeye çalışacağım. Sonra da O tam anlamadığım yeri de belirtip, sizlerin fikrini soracağım.



Resimde de göreceğiniz üzere, anlatıcı, klasik 2 boyut 3 boyut işaretlerini kullanmayıp Split (yarmak, bölmek, kırılmak) ve fold (katlamak, kıvırmak) dediği işaretlerle sembolize etmekte. Bu, diğer boyutları daha rahat anlatabilmek için önemli bir ayrıntı çünkü her üç boyutta bir başa dönüyor işlem.



Solucan deliği konseptini de gazete üstünde yürüyen karınca örneğiyle anlatmış. 3 Boyut dediğimiz şey, 2 boyutlu bir nesnenin, 3 boyutlu dünyada katlanmasıyla elde edilir. Dolayısıyla, 2 boyutlu bir nesne üzerindeki herhangi iki nokta, 3 boyutlu ortamda katlamanın etkisiyle “aynı yer“ olabilir. Yukarıdaki örnekte, düz iken 2 boyutlu olan bir gazetenin bükülmeyle 3 boyut haline gelmesi ve karıncanın gazete üzerindeki 2 farklı noktayı, aynı yermiş gibi gezmesi örneklenmekte. Solucan deliği (wormhole) kavramı da buna benzer şekilde, 3 boyutlu dünyanın 4 boyut içinde katlanmasını esas almaktadır.
Stephen Hawking, belgeselinde anlatıyor zaman yolculuğunu nasıl yaptıklarını. (yazının sonuna belgeseli koyuyorum) özetle, şu an için, ileri doğru zaman yolculuğu keşfedilmiş bir şey. Uzaydaki uydulardaki zaman ile dünyadaki zamanın akışı arasında saniyenin binde biri kadar sapma var. Kütle büyüdükçe zamana etkisi değişiyor. Yani zaman aynı akmıyor! Bu acaip bişey.. Bu bilgi de yerçekimini (daha doğru ifadeyle kütle çekim yasasını) kullanarak yapılabilecek bir zaman yolculuğunun fikrini veriyor. Eğer karadelik gibi çok çok çok daha büyük kütleli bir cismin yörüngesinde dönülürse, zaman yarı yarıya yavaşlayacaktır. Yani bir karadeliğin çevresinde 1 yıl kalırsa bir insan, dünyaya geldiğinde dünya 2 yıl ilerlemiş olacaktır.Buyrun size bir zaman yolculuğu.

Ama daha da önemli buluş, (bu kütle-çekim yasasından bağımsız olarak) Eğer ışık hızına yaklaşılırsa bir madde (ışık hızına ulaşamıyor hiç bir madde, %99,99 gibi bir hızına gelebiliyor) zamanda bir bükülme oluşuyor. Eğer ışık hızının %99,99 hızıyla 1 gün yolculuk yapsak, dünya zamanında 1 yıllık fark olmuş olacak. (yani bizim için bir gün, dünya için 1 yıl olmuş olacak) Bu insan açısından teorik şu anda elbet, çünkü o kadar hızlı değiliz henüz. Ama atomları bu hıza çıkartabilecek teknoloji mevcut, ve atomlar zamanda yolculuk yapıyorlar.

Şu anda fiziksel olarak kesinleşmiş kabul edilmiş zaman yolculuğu budur. Sadece ileri yönlü, zamanı bir yerde yavaşlatmayla işleyen bir teknik. İlk öğrendiğimde dumur olmuştum..

Şimdi boyutlar üzerinden devam edelim

BOYUTLAR

0 Boyut: Nokta ile ifade etmekte. Eni boyu yüksekliği herhangi bir parametresi yok.

1 Boyut: Düz bir çizgi. Herhangi bir kalınlığı hacmi vs. yok

2 Boyut: Sadece eni ve boyu olan, yüksekliği olmayan düz bir zemin. klasik analitik düzlem olarak gözünüzde canlandırabilirsiniz.

3 Boyut: En boy ve yükseklikten oluşan, hergün algıladığımız dünya.

Şimdi devam etmeden burada bir duraklayıp, 2 boyutlu dünyada yaşayan bir canlının, 3 boyutlu evreni nasıl algılayacağını düşünelim. Bu sayede, 4 boyutla ilgili kafa karışıklıklarımızı önyargılarımızı yetersizliklerimizi daha rahat görebiliriz. Şurda olayı gayet iyi anlatan bir video var, boyutlara devam etmeden önce onu izlemenizi öneririm.

4. Boyut

4. Boyut, Zamanın doğrusal çizgisi. Bunu şöyle ifade etmek mümkün. Biz 3 boyutlu yaşıyoruz, ama zamansal olarak sadece bir nokta kaplıyoruz. Yani “Şimdi“ dediğimiz zamanın içine hapsolmuş durumdayız. Ama zaman içinde, ileri ve geri doğrusal bir şekilde hareket edilebilse, 4 boyutlu bir dünyada olmuş olurduk. Bir başka ifadeyle, bir insanın doğumdan ölüme kadar, tüm yaşamını, el falı gibi görebilmek 4 boyuttur. (bilmeyenler için, elin içinde bir yaşam çizgisi varolduğu söylenir. Bu çizgi, doğumdan ölüme kadar yaşayacaklarını hastalıkları çocuklarını öleceğin zamanı vs. Genel hatlarıyla söylediğine inanılır)

5. Boyut: Şimdi, 4 boyut doğrusaldı. Fakat, bunun doğrusal değil de tüm olasılıkları kapsadığını düşünün. Misal, 20 yaşında bir çocuk düşünün, olabileceği potansiyeller, doktor, avukat, öğretmen, hırsız, evsiz, katil, vs.. hatta ölü.. şimdi tüm bu olasılıkları aynı anda görebilmek 5 boyutta mümkündür.

5 boyutu gözlemlenebilse, muhtemelen hepsini aynı anda görülebilse de, kuantumdaki gözlemci ilkesi uyarınca, gözlemekte olduğun gelecek, etkilenmeye başlar. (bu bilgiyi günlük hayatımıza nasıl uygulayabileceğimiz konusunda bir belgesel paylaşıyorum aşağıda)


Ya da gözünüzde canlanması için, dinlerdeki kader mevzusunu düşünün. Ne der kutsal metinler, “hem kaderiniz var, hem de özgür iradeniz“ insanlar binlerce yıldır soruyor ikisi aynı anda nasıl mümkün olabilir diye, 5. boyuttaki bir varlık için mümkün olabiliyor. Sizin tüm geleceğinizin olasılıkları önceden belirlenmiştir. Siz içlerinden seçiyorsunuzdur. (tabi tek bir seçim değil buradaki, su içip içmemek, karşıya geçip geçmemek vs.. tarzı her an seçimler yaptığımız için, bu 5. boyuttaki olasılıklar milyarlarca olabiliyor..)

6. Boyut

6. Boyut: Şimdi, 5 boyuttaki düzlemi, 2 boyutluyu 3 boyutlu yaparken yaptığımız gibi katladığımızı/büktüğümüzü düşünün. Tabi 5. boyut bile yeterince karışıkken, 6. boyuttaki katlama olayı işi hepten içinden çıkılmaz hale getirdiğini düşünebilirsiniz. Yukardaki videodaki örnek de biraz zayıf kalmış, onun için o örneğe ilave olarak, biraz daha açıklayıcı bir örnek vereyim.


Şimdi, bugünü değiştirmek için, misal çok zengin olmak için, geleceğe dönüşteki gibi geçmişe dönseniz ve at yarışı sonuçlarını genç halinize verseniz, ve de o sonuçlara oynarsanız haliyle geleceği değiştirmiş olursunuz. Ama bu 5. boyutun yöntemi. 6. boyuttaysanız elinizdeki imkan çok daha fazla. Karıncanın gazete üzerinde bir noktadan bir noktaya gidişini hatırlatın. Iki nokta bükülme ile aynı nokta haline geliyordu. Zamanda da aynı şey geçerli. Yani siz, geleceğe dönüşteki olayları yapmadan, direk olarak zengin fakir sağlıklı vs. Hallerinize gidebilirsiniz.

Videoda anlatılmayan ilave örnek olarak şunu düşünün. Bu birey üzerinden değil, daha genel etkileşimin sonucu. Diğer bireylerin (maddelerin) de birbiriyle etkileşimini hesaba katın. Misal, yıl 2011 ve hitler başa hiç gelmemiş 2. dünya savaşı hiç olmamış olabilir. Yıl 2011 ve körfez savaşı hiç olmamış olabilir. Yıl 2011 ve çok zengin olmuş olabilirsiniz. Yıl 2011 ve bambaşka şeyler olmuş olabilir. Bunların olması için geleceğe dönüşdeki gibi (misal geçmişe gidip hapisteyken hitleri öldürmenize gerek yok) herşey zaten şu an birlikte olmakta. “durum“dan, diğer “durum“a direk geçebilirsiniz.

Fazla bilim kurgu gelmiş olabilir.. Ama hala devam ediyor..

Bunu sınırlı insan yaşamlarıyla düşünmeyin. Ya da zayıf dünya zamanıyla. Big bang’den, evrenin sona ereceği zamana kadar olan, tüm olasılıkları düşünerek hesaplarsanız daha mantıklı gelebilir. Sonuçta, big bangle başlayan evren, bir gün sona erecek. Ve tıpkı basit bir insan yaşamında olduğu gibi sonsuz olasılık var. Bizim şu an içinde olduğumuz 2011 yılından, Körfez savaşı olmamış bir 2011 yılına geçiş, evrenin sonsuzluğu içinde solucan deliğiyle gidilebilecek ufak bir yol.

7. Boyut: Yukarıda da bahsetmiştik, evrenin bir zarla kaplı olduğunu, ve başka evrenlerin de var olduğunu. Bunu şöyle açıklamak mümkün: Bizim evrenimiz dışında daha farklı evrenler de var. Bunlar da farklı big banglerle oluşmuşlar. Bu evrenlerin fizik yasaları bizimkinden farklı olabilir. Dahası nasıl Bizim evrenimizde kuantum ile yerçekimi yasaları birbirinden farklılıkları varsa (yani 1den çok yasa tarafından yönetiliyorsak) bu paralel evrenlerin de birden fazla yasası olabilir. Kısacası bizim evrenimiz, Bu paralel evrenlerle birlikte daha üst bir evrenin içinde yer alıyor.

Evrenler arasında, bir zar var. Bu zarı öyle belirgin bir madde olmaktan ziyade, stringlerden oluşan bir enerji katmanı olarak adlandırmak daha doğru. (M teorinin isminin de, membrane’den gelmekte olduğundan bahsetmiştik)

Nasıl ki, 4′üncü boyutta, önceki 3 boyutu nokta yaptıysak. 7′inci boyutta yine noktaya dönüyoruz. 4. boyutta diğer 3 boyutu noktaya çevirdik, çünkü zamanın sonsuzluğu içinde bizim 3 boyutlu dünyamız sadece bir “an“dı yani bir noktaydı.

7. boyutta da (yani evrenler boyutunda) bizim evrenimizde, big bang’den yokoluşa kadar geçen süre sadece bir nokta teşkil etmektedir. Bizim evrenimizden diğer evrenlere alınan yol ise 1′inci boyuttaki gibi bir çizgidir.

Bunu şöyle örneklemek mümkün: Biz yine 2011 yılındayız. Fakat çevremizdeki fizik yasaları tamamen değişmiş. Misal yerçekimsiz yaşıyoruz “veya“ oksijensiz kalınca ölmüyoruz vs.. Bu tarz geçişler, 7. boyutta mümkün.

8. Boyut

8. Boyut: 2. boyutu hatırlayalım. Onun 8. boyut versiyonu. Şimdi 1. boyutta ve 4. boyutta sınırımız neydi, tek ileri geri hareket edebiliyorduk. 2′inci ve 5′inci boyutta
doğrusal bir düzlem üzerinde. Yukarıdaki örnekte oksijensiz ölmemek ile yerçekimsiz yaşamak arasında “veya“ olması onu tek boyutlu yapmakta. “ve“ koyarsak, yani hem oksijensiz yaşıyorsak (x düzlemi) hem de yerçekimi yok ise (y düzlemi) 2 boyutlu bir değişim olmuş demektir. Yani 7. boyuttan 8. boyuta geçmişizdir. (yanlız burada not düşmek istiyorum, oksijensiz yaşama ile yerçekimsiz yaşamak fizikçiler açısından evrenler için bir düzlem oluşturcak kadar birbirinden yeterince farklı iki şey mi tam emin değilim, ama anafikri aldığınızı düşünüyorum)


9. Boyut: 9′uncu boyutta 3′üncü ve 6′ıncı boyutlar gibi. 8. boyuttaki 2 nokta arasında yol almadan, solucan deliğiyle geçmenizle olanak sağlar. Yani aynı anda, yerçekimli ve oksijenli dünyadan, yerçekimsiz ve
oksijensiz dünyaya geçebilirsiniz.

10. Boyut: 4. ve 6. boyutlarda yaptığımız gibi bütün evrenlerin,, bütün zaman çizelgelerinin, bütün olasılıkların, bütün herşeyini tek bir nokta olarak kabul ederek 10′uncu boyuta ulaşırız.

Öte yandan, 4. ve 6. boyutlardan farklı olarak, bir çizgi çizemeyiz, çünkü tüm olasılıkları kapsamış olduğumuzdan, gideceğimiz yer kalmamıştır. Böylece sona ulaşmış olduk.

.

.

String theory (sicim teorisi)ne göre, string’ler bu son boyutta hareket eden particle’lerdir. Bu bahsettiğimiz zaman yolculuklarını esasında bütün olarak biz değil ama stringlerimiz yapmaktadır.

Teorik olarak da, solucan deliği tarzı bir “zaman kapısı“ ancak stringlerin içinden geçebilmemizle mümkün. (tabi o anda stringin de boyut değiştirmesi gerek) Yani string’leri milyarlarca kez büyütmek gerek.. (ki teori burada tıkanıyor, stringi büyütmek, mümkün mü değil mi belirsizleşiyor.)

Tam emin olmadığım nokta:

Şimdi, 11 boyut olması gerekirken, sizin de göreceğiniz üzere 10 boyutta bitirdik =) şimdi burada hakikaten tam emin olamadım, o ekstra boyut nerede. 2 ihtimal var:

“Sıfırıncı boyutu“ yani “boyutsuzluğu“ bir boyut olarak mı saydık? (öyle ise bi eksiklik yok, 11 boyut olmuş oluyor toplamda)
Yoksa 3′üncü boyut ile 4′üncü boyut arasında “zaman“ boyutunu mu eklemek gerekiyor?

Teorik olarak zaman tam olarak bir boyut değildir, zamanın içindeki kişinin durumu bir noktadır diye bir kaç yorum okudum, yukardaki videoyu yapan amcanın başka bir videosunda zamanı çok değişik yorumluyor ve bu yüzden 10 boyutu hesaplarken hesaba katmadığına dair bir izlenim edindim.
Eleştiriler:

Kimse gerçek anlamda string görmedi. O kadar küçük olduğu için görmek de epey bir vakit alacaktır. Dolayısıyla şu anda ayakları yere tam basan, sınırları tam olarak belirlenmiş bir durumda değil.

Yeni bulgular, string teoriyi desteklese de, hala deneysel olarak limitlerinin olması büyük handikap doğuruyor.

Fizikçilerin çoğu, üzerinde yeterince deney yapılabilme olanağı olmadığı için, bu teoriye şüpheyle bakıyorlar. Misal Stephen Hawking, zaman yolculuğunda da bahsetmiştik. Ona göre, sadece ileri doğru bir zaman yolculuğunun mümkündür. Geriye yolculuk mümkün değil. Eğer geriye doğru bir yolculuk yapsaydık zamanda bir echo oluşur ve bu echo evrenin yok olmasına neden olurdu.

Bunu şöyle örneklemek mümkün: elinizde silah var, bir kaç dakika öncesine gidiyorsunuz, ve bir kaç dakika önceki kendinizi vuruyorsunuz. Böylece bir kaç dakika önce ölmüş olduğunuz için, siz de bir kaç dakika sonra varolamazsınız. (geleceğe dönüş filmindeki mantık)

Bu daha gerçekçi fizikçilerden gelmekte olan ciddi bir eleştiri. (zaman yolculuğuyla ilgili pek çok bulgu aşağıda paylaştığım “A Brief History of Time“ filminde mevcut)

Öte yandan bir paragraf açıp string teorisinin buna cevabını da söylemek gerek: eğer geçmişe gidip kendi geçmişinizi görmüşseniz, o artık siz değilsinizdir. Sizden farklı bir varlıktır. Yani öldürdüğünüz varlık orada ölürken, öldüren olan versiyonunuz hayata devam eder.


Günlük Hayata Katkıları

Normalde yazıyı burada bitirmem gerekir, çünkü tüm teoriyi özetlemiş oldum. Ama aklınıza gelebilecek temel bir soru üzerinden devam etmek istiyorum. “Peki iyi güzel hoş ama bu bilgi günlük hayatta bir işimize yarar mı?“ diye sorarsanız, beyin antidepresanlar ve düşünce üzerinden bir örnek vereyim:

anti-depresanlar bileceğiniz üzere 3 boyutlu dünya baz alınarak tasarlanmış. Nedir 3 boyuttan kastım, sinir hücrelerimiz (neuronlar) birbirine synapse adı verilen bağlarla bağlıdır. Ayağımızdaki bir şeyi hissetmemiz için her bir sinir hücresi birbirine bilgiyi ileterek (kulaktan kulağa gibi) beyine taşır. Eğer omurilikte bir hasar varsa, sinir iletimi kesintiye uğrar, beyin bilgi almadığı için ayağı hissetmez.

Aynı şekilde beynimizin sağ ve sol yarımküresi, corpus callosum denilen bir bağlantı yoluyla bağlıdır. Başka bilinen sinir aktarım yöntemi yoktur. Ama izlediğim bir videoda (şimdi nerede olduğunu bulamadım, paylaştığım belgeseller içinde olması muhtemel) beynin bir yarım küresindeki bir noktayı uyararak, diğer yarımkürede de alakasız bir noktayı uyarmayı başarmışlar. Hem de diğer sinir hücreleri (synapselar) arasında herhangi bir bilgi iletimi olmadan!

Bu önemli bir gelişme, çünkü tüm antidepresanlar ve de pek çok sinir sistemi ilacı, synapseların bilgi iletmede “tek“ yöntem olduğuna inanarak yapılmıştır. Fakat, yeni bulgulara göre farklı yöntemler de olabilmekte. (Önümüzdeki 3-5 yılda bunla ilgili yeni şeyler duyulur zaten)

Daha da somut daha da ileri seviye bir örnek vereyim. Bu örnek, bilimle mistisizmin kesiştiği araştırmalar arasında muhtemelen en popülerlerinden: Masaru Emoto’nun yaptığı “Message From Water“ (Sudan Gelen Mesaj) (What the bleep we know adlı belgeselde metro sahnesinde bahsediliyor, izleyenler hatırlar)

Arada fiziksel bir bağlantı olmadığı halde, düşüncelerimizle maddeye bile nasıl şekil verebildiğimizle ilgili bir araştırma. Özeti şöyle: Çeşitli suları alıp kristalleştiriyor, kristalleri mikroskopla incelediğinde çok değişik şekiller oluşuyor. Doğadaki bir nehirden alınan su düzgün güzel görünümlü bir kristalken, tokyonun suyundan alınan su epey şekilsiz oluyor. Sonra bunun arasındaki bağlantıyı anlamak için, sulara düşüncelerini gönderiyorlar. Evet düşüncesi epey komik ama gerçekten de suyla konuşuyorlar. Aynı kaynaktan alınan sulardan birine “teşekkür ederim“ dediğinde, suyun şekli mükemmel kristal halini alırken; “beni hasta ediyorsun, seni öldürmek istiyorum“ dediğinde suyun şekli bozulup, çirkinleşiyor. Yani suyun girebileceği potansiyeller var. (5. boyutu hatırlayın) Biz, bir gözlemci olarak, suyun o potansiyellerden hangisini seçeceğini belirliyoruz. Burada su kristallerinin slaytları var: gözlemcinin etkisi gerçekten de muazzam! (full belgeseli de en alta koyuyorum)

Şimdi Dr. Emoto tam da burada şu soruyu soruyor: “Düşüncelerimiz, suya bunu yapabiliyorsa, %60′ı su olan vucudumuza neler yapar?“ Evet gerçekten de, iyi ve pozitif düşüncenin, anti-depresan gibi 3 boyut dünya baz alınarak hazırlanan ilaçlardan çok daha etkili bir yöntem olduğu bilimsel olarak kanıtlayan Dr. Emoto’nunkine benzeyen pek çok çalışma var.

Burada iyi düşünce diyince aklınıza hemen NLP tarzı iş kadınlarına yönelik düşünce akımları gelmesin. Ne secret fenomeni Ne de meditasyon reklamı da değil bu. Ya da Allahçı dinlerin dua ve ibadet sistemlerini yüceltmek de değil. Ya da bunun gibi herhangi bir şey de değil. Nasıl olursa olsun, İyi bir düşünceye sahip olmanız yeterlidir.

Bütün bunlar (dua, ibadet, meditasyon vs..), iyi ve pozitif düşünceye ulaşmak için insanların kullandığı aracı eylemlerdir. Istatistikte buna “aracı“ (“mediation“) denmektedir.

Yani mevlana gibi dönseniz de, sabahın 5′inde kalkıp iyi niyetle namaz kılsanız da, budist gibi meditasyon yapsanız da, hristiyan gibi dua etseniz de doğa üzerinde büyük bir fark olmuyor. Iyi niyetinizle, çevrenizi iyileştirmeye yardımcı oluyor. Ama burada önemli olan hakikaten de “düşünce“. Misal sünnet olurken, kurban keserken, ya da ne bileyim oruç vakti aç aç dolaşırken ne kadar “iyi niyet“li olabilirsiniz tam bilemiyorum. Eğer olamıyorsanız, bunlar çevrenizi olumsuzlaştırıyordur da.

Tabi daha da ileri götürerek, “düşünce“nin de bir mediator olduğunu, önemli olanın stringlerin enerji akışlarının kontrolü olduğunu da belirtmek gerekir. Ama düşüncemizi ve hislerimizi kontrol etmekten başka, stringler üzerinde etkili bir yöntem henüz keşfedemedik.

Ve de tekrar belirtmekte fayda var, bu örnek 5. boyutta bir örnek. Kuantum da bugünkü bulgular 5. boyut seviyesinde olduğundan, kuantumla bir seviyeye kadar açıklanmakta Dr. Emoto’nun su deneyi. Daha ileri seviye için (6. boyut ve sonrası) günlük hayatımızı etkileyen bir örnekle henüz karşılaşmadım, kanıtlanmış bir deney de yok gördüğüm kadarıyla. Eğer yeni bir bilgiyle karşılaşırsam yazıyı update ederim.

Bir de bu kısmı bitirmeden, Stephen Hawking’in bir sözünü paylaşmak isterim:

If we find a unified theory, it would be the ultimate triumph. For then we would know the mind of God (Eğer birleştirici bir teori bulabilirsek, Bu nihai zafer olacaktır. Böylece Tanrının düşüncelerini algılayabiliriz.)


Hikayeme Etkisi

Blogumu takip edenler bilir, yaradılışla ilgili bir hikaye üzerinde çalışıyorum ve bunları incelemem de bununla ilgili.

Şimdi yukarıdaki bulgular ışığında kendi hikayemde tanrıyı yerleştirebileceğim yer en alt seviye 5 boyut oluyor. En üst seviye de tabiki 10. boyut. (Tanrıdan kastım, tevratta, incilde ve kur’anda ismi geçen tanrı.) Fakat öte yandan 6. boyutta sekteye uğruyor kitapların tanrısı.

Şimdi ilk nokta, kutsal hikayeler, hep tanrının olaylara müdahale edip, geleceğe etki ettiği yönünde. Misal kader oluyor, misal büyük gücüyle şehirleri yerle bir ediyor. Misal dünyayı başlatıp dünyayı yok ediyor. 5. boyut, bu tarz tevrat/incil/kuran hikayeleri için yeterli bir boyut. Yani, bu kutsal kitaplarda bahsedilen varlık (tanrı) eğer var ise 5. boyut veya daha üst boyutlarda bulunuyor. 3. veya 4. boyutta bulunması “kader“i gözlemlemesi/yönetmesi için yetersiz.

Ve tabiki eğer hakikaten de iddia ettiği gibi “herşeye gücü yeten“ ise 10 boyutta da olabilir. Aralarda bir boyutta da olabilir, ama en azından 5. boyut üstünde olması zorunu.

(tabi burada, madem o kadar yüce bir varlık, niye dünyanın yuvarlak olduğunu bile söyleyememiş gibisinden soruları pas geçiyorum, çünkü onlar hali hazırda sorulmuş sorular. Ben tanrının varlığının %50 %50′lik matematiksel olasılığı üzerinden gidiyorum her zaman, varsa da o kadar başarılı olmadığını, ibadet etmemizi gerektircek/hakedecek bir varlık olmadığını savunuyorum.)

İkinci nokta, daha önce insan yapay zekasıyla ilgili bir kaç şey yazmıştım. Tanrının (eğer varsa), tüm evreni böyle kodlarla yönettiğini düşünüyordum. Bu string teori ile bu olasılığı biraz daha geliştirme şansı buldum. Eğer bütün kainatlar, string particle’larından oluşmuşsa, tüm stringleri yönetmek için genel bir kod ile başlamıştır yaratmaya. Bu şekilde bir kitle kontrolü sağlayabilmektedir.

Ama öte yandan, 6. boyuttaki şu an varolan gerçekleri değiştirme yeteneğine dair herhangi bir şey belirtmemiş kutsal kitaplar. Örneğin, musa’ya sizleri mısırdan çıkartıcam demiş, bu sürede misal firavunu yolda öldürmüş. Ama eğer 6. boyutta bir gücü olsa, direk olarak firavunsuz bir dünyaya geçirebilirdi insanları. Yada Muhammed için ebabil kuşları yollamış.. Madem mutlak gücün var, niye uğraşıyorsun böyle ufak tefek ayrıntılarla? Direk yok edebilirken istediğini, herhangi bir fiziksel açıklama yapma ihtiyacı niye? Buradan 2 sonuca varıyoruz. (hala tanrının varlığını kabul ederek bakarak).
1- Tanrı 5. boyutta hüküm sürmektedir.
2- 5. boyut, Tanrıya daha üst boyutlardan daha eğlenceli geldiği için 5. boyutta takılmaktadır.

Sonuçta düşünün, mutlak bir hiçlik içinde yapayanlız bir tanrı.. vaktini geçirecek bir şeylere ihtiyacı var. Vakit geçirebileceği tek tük oyuncaklarından olan insanlarla oynarken kısayollarla oynarsa ne eğlencesi kalır ki? Bu hükmen yenmek gibi bir şey.. Eğlencesiz..

Ve tabiki 1. ihtimal doğruysa, Kutsal kitaplarda ismi geçen tanrı, aslında insanlara doğruyu söylememiş demektir. Mutlak gücü olan bir tanrı değil, orta seviyeli bir tanrı olmasını gerektirir. Haliyle ondan daha üst varlıklar olabilir.. Bu da “bana şöyle ibadet edin“, “beni şöyle övün“ tarzı ego problemlerini biraz daha açıklar.

Ama yine de ben hikayemi 2. ihtimal üzerinden kuracağım. Çünkü, “Kutsal Metinlerdeki her sözü doğru kabul ederek“ hikayeyi oluşturmaya kararlıyım. Yani herşeyi eğlence için yapıyor.. Sonsuzluktan sıkılmış olmaktan..

Ve Tanrı’nın, tüm kontrolü, stringleri kontrol eden genel bir kodla yapması mümkün. Yani stringler içinde bulunduğumuz tüm evrenlerin işletim sisteminin genel dili olabilir. Diğer herşeyi de bu temel yazılıma ilave kodlarla yapması mümkün. Gözünüzde canlanması için bilgisayar dünyasındaki sıfırlar ve birleri getirebilirsiniz. Windows genel bir işletim sistemi (0 ve 1′lerle oluşturulmuş bir dünya) media player programı alt bir program, fotoğraflarınız, videolarınız, word belgeleriniz vs.. bu işletim sistemi içinde “hayat bulan“ varlıklardır. Stringler’in de bizim sıfırlarımız ve birlerimiz olması muhtemel..

Özetle şablon şöyle oluşuyor:

Stringler = bilgisayardaki 0′lar ve 1′ler
Evrenin temel fizik yasası = Tanrının genel yönetim kodları = Bilgisayardaki Windows (ya da Macos, linux vs..)
Varlık (gezegen, deniz, insan, hayvan vs.. herşey) = Bilgisayardaki dokümanlar (video, müzik, word dosyası, vs..)
Evrimsel değişimler = Update edilen yazılımlar ve/veya update edilen /yeniden düzenlenen müzik video word dosyası vs..
insanın düşüncesi, içgüdüleri, bilinçaltı, öğrenimleri, deneyimleri vs.. kısaca benliğine dair herşeyi yapabilme yeteneği = bilgisayarlar programlarının yapay zekası

liste böyle uzar..

Uzun lafın kısası: Dünya Bir Masaldır! =)

Yorumlar

Henuz yorum eklenmedi ilk ekleyen siz olun .Yorum Ekle
b