Sinema :

arkadasfan

arkadasfan Yazdı...



Bağımsız sinemanın iyi örneklerinden “Barınak

13 Mayıs 2014 Bu içerik 901 kez okundu.

“herkesin tek barınağı kendi yüreğidir.”

hayat karşısında eğilen insanlar ilmeklerle birbirine bağlanıyor derken…

Hasan Karcı ve Haluk Can’ın yazıp yönettiği yakında pek çok sinemada gösterime girecek olan “Barınak” filmi, kurmaca ve belgesel gerçekliğin iç içe geçtiği bir film olarak karşımızda. Gerçek ve poz bir araya gelmiş, yine bir gerçeği anlatıyor sanki. Bu belgesel gerçeklik, hikayeyi daha anlamlı kılıyor. Estetik ve romantik bir dil ile anlatım var. Hikaye tam da duyarlılık noktasında durmamız gereken bir hikaye ve görüntülerin estetik gücü hikayenin gücünü aşıyor denebilirse de bir denge kurulmuş filmde.

Son dönem sinemamızda özellikle bağımsız sinema örneklerinde minimalizmin artan ivmesini hatta gücünü gösterdiğini görmek mümkün.

Barınak filmini izlerken, “Tarkovsky” sinemasının kadraj yalınlığı ile yalnızlık hallerinin sinemasal aktarımını düşündüm bir de Peter Greenaway’in “Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı” filmini.

Kent kıyısındaki barakalarda yaşayan ve barınak hayvanları için –yerel yönetim uygulaması- belli bir ücret karşılığı konteynırlardan yiyecek toplayarak geçimlerini sağlayan 3 öteki insanın ve sünger avlarken vurgun yiyen, huysuzluklarıyla bezdiren İshak Reis’in hikayesi Barınak.

Ayperi, Zaim ve Adem…

Ve İshak Reis

Ve yıllar sonra gelen yüzleşme, hesaplaşma. Hepimizin bir yanına mutlaka dokunan bir yeri var hikayenin; hayatın merkezinde duranların hikayesi de denilebilir. Birimizin geçmişinde bilinçli ya da bilinçsiz işlediği bir eylem, belki de beşimizin kaderini birden değiştiriyor…



Ve adına dünya dediğimiz bu gezegende yaşamın kıyısındakiler hep bir kenara sıkışır, hayvanlar barınağa, insanlar barakaya…

Görüntü Yönetmenliğini Sema Özevin’in yaptığı Barınak’ta naif, yalın, duru görüntülere, duduk ustası Suren Asaduryan’ın müziği de eşlik edince insan kaderine razı olarak, zamanı zaptedip, mekana dahil olmak istiyor. Filmin içinde olmak istiyor. Gece görüntüleri, ışığın düşüşü, akışı, planların, sahnelerin, zorlamayan, yormayan, yerli, yerinde renk ve biçim, figür dengeleri, çok güzel. Diyaloglar da son derece abartısız ve kısa öz.

Ve siyah beyaz fotoğraflar hep yanımızda taşıdığımız, Adem hiç gelmeyeceğini bildiği bu dünyadan göçüp gitmiş annesini bekliyor, fotoğrafını yanından hiç ayırmadan. Ayperi’nin babasının öldürülmeden önceki fotoğrafı duvarda asılı ve Davut’un kaderini kötüye çeviren önüne serilen fotoğraf…

Yönetmenin masalsı bir görüntü akışı sunduğu filmin masalsı görüntüleri bilinçaltımızda zaman zaman sıçramalara yer açacak nitelikte. Filmin bizde bıraktığı görsel, düşünsel, işitsel tatlar filmin alt metnine çok da ihtiyaç duymamamızı sağlıyor. Süngerci meyhanesini, barakaların gece suya yansıyan aksini, filmin kırık bir hüzün taşıyan müziklerini unutmayacağız. En çok da Adem’i…

Karakterleri canlandıran oyuncuların seçimlerinin çok yerinde olmadığını düşünüyordum filmin başlarında. Filmde, Meral Konrat, Ali Yaylı, Orhan Aydın, Maya Dilek Öncü, Yusuf Ekşi, neredeyse herkese eşit dağıtılmış bir görev bölümüyle yer alıyor. Ayperi karakterini canlandıran Meral Konrat’ın adını okuduğumda afişte acaba gibi kuşkulu yaklaşmıştım, çok kötü değildi ama daha iyi olabilirdi. En çok da Adem karakterini canlandıran Ali Yaylı’nın oyunculuğu etkileyici idi. Oyuncuların hiçbiri diğerinin önüne geçmeden güzel bir denge içinde gelişmiş film.

Filmi vizyona girmeden önce izleme şansım olduğu için şanslıyım. Filmin festivallerde öncelikle görüntü dalında olmak üzere hikayesi ile de dikkat çekeceği ve ödül alacağı kanısındayım.

Hani derler ya minimalizm bir çeşit zen budizmi gibi…İyi seyirler…

Yorumlar

Henuz yorum eklenmedi ilk ekleyen siz olun .Yorum Ekle
b