Haberler :

arkadasfan

arkadasfan Yazdı...



Türkiyede müze soyma sanatı

16 Mayıs 2014 Bu içerik 1.283 kez okundu.



Aydın'ın Didim İlçesi'ndeki Milet Müzesi'ne gece yarısı giren soyguncular akıl almaz bir yöntemle müzeyi soydular.
'Görevimiz Tehlike' filminden etkilenen soyguncular, müzenin tavanından bellerine ipler bağlı halde aşağıya inerek eserleri bir torbaya koyup tekrar yukarıdan çekilmek süretiyle soygunu gerçekleştirdiler. Yapılan soygunda 66 parça eser çalındı. Çalınanlar 20 altın sikke, 2 altın haç ve arkaik döneme ait topraktan yapılmış eserlerden oluşuyor" veya, "Aydın'daki Nysa antik kent tiyatrosundan gündüz ortasında vinç kullanılarak tonlarca ağırlığındaki eserler kamyonlara yüklenip çalındı ve görevliler de tamirat yapılıyor sandı..." şeklindeki haberleri duyarsanız şaşırmayın. Çünkü bu ve benzeri olaylar Türkiye'de sürekli oluyor, zaten örnekler de yaşanmış vakalar.

Türkiye'de müzeler soyuluyor ve her gün yeni soygun teknikleri geliştiriliyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi çalınan eserler daha sonra Avrupa ve Amerika'daki müzayede kataloglarında yer alıyor. Son 10 yılda Türkiye'de 60 müze ve ören yeri soygunu kayıtlara geçmiş. Kültür Bakanlığı, "gizli kayıt" vasfı adı altında, başta İnterpol olmak üzere müzelere, antikacılara, koleksiyonculara ve emniyet birimlerine vermiş olduğu raporda, tarihi değeri oldukça yüksek 3 bin eserin çalındığını haber veriyor. Bütün bu olaylar gerçekleşirken, bakanlık, 1988 tarihinden bu yana, müzeler konusunda bilgisi ve deneyimi olan personel ataması yapmış değil. Soyulanlar sadece müzeler değil, kütüphanelerin ve vakıfların koruması altındaki önemli el yazması eserler de çalınmış.

Soyulmayan neresi kaldı?

Türkiye'de hemen her hafta müzeler soyulurken, "Soyulmayan neresi kaldı acaba?" diye kendi kendimize sormak zorunda kalıyoruz. Hatta siz şu anda bu haberi okuyup, talan edilen tarihi mirasımıza hayıflanırken, ummadık bir yerde bir müze soyuluyordur belki! Müze soygunlarından tek tek söz etmek, sayılarının çokluğu yüzünden çok zor. Burada vereceğimiz onlarca örnek, toplamın yanında devede kulak: Kütahya'da Çavdarhisar'dan sikkeler; Uşak Müzesi'nden mermer mask ve torsolar; Erdemli Müzesi'nden mermer aslan başı, Eros heykeli ile mermer yazıt; Eskişehir Seyyit Gazi Müzesi'nden Roma dönemine ait cam kase, sürahi, koku şişeleri, kadeh, bardak, heykel parçaları, pirinç buhurdanlık, tunç ve pirinç şamdanlar, tesbihler, Herakles heykeli olmak üzere 49 parça eser; Antalya Müzesi'nden mermer mask, saçak parçaları soyguncuların eline geçmiş. Kamyonlarla müzelerin soyulduğu Türkiye'de, eser, ne olduğuna bakılmaksızın çalınıyor. Alanya Müzesi'nden üç saat kösteği, saat kesesi, bronz kemer tokası, sarı madeni kemer, gümüş cep saati; Ankara Etnografya Müzesi'nden mermer sütün kaidesi; Çorum Müzesi'nden Osmanlı dönemine ait bronz sürahi; Kütahya Müzesi'nden porselen fincan, gümüş zarf; Afrodisyas Müzesi'nden Bizans dönemine ait bronz sürahi, ören yeri deposundan kadın heykelinin başı; Kastamonu Müzesi'nden iki Sümene bıçağı; Niğde Müzesi'nden Osmanlı bıçağı; Niğde Bor'daki Ermeni Kilisesi'nden melek figürlü pano; Aydın Nisa ören yerinden Roma dönemine ait Asklepios'un kızı Hygieia heykeli, ören yerindeki depodan beş taş eser, lahit parçası, sunak ve ostetek; Milas Müzesi'nden bir kabartma; İzmir Müzesi'nden kadın heykeli, Karşıyaka Belediyesi'ne ödünç verilen iki heykel, iki stel; Eskihisar Stratorikeiü ören yerinden iki taş eser; Yedikule Müzesi surlarından Sultan II. Mahmut'un tuğrası; Afyon Müzesi'nden 40'tan fazla değişik eser; Kocaeli Müzesi'nden 11 altın sikke, 2 altın yüzük; Konya Arkeoloji Müzesi'den (sonradan kolları kırık, bacağı eksik bulunan) Aphrodite heykeli; Konya Koyunoğlu Müzesi'nden 8 yazma kitap, Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı sikkeleri; Alanya Müzesi yönetimindeki Kızılkule Etnografya Müzesi'nden 31 etnografik eser; Erzurum Müzesi'nden 30 altın sikke, bronz geyik heykeli, bronz çubuk; Adana'dan bronz Hekate heykeli; Adana Anavarza antik kentinden lahid; Zeugma antik kentinden taban mozaiği, Nevşehir Ürgüp Müzesi'nden sikke, yağdanlık, fitilli çakmak, tütün tabakası; Balıkesir Antandos antik kentinden Roma taban mozaiği; Topkapı Sarayı Müzesi'nden 11. yüzyıl Selçuklu yazması çalınmış.

Sadece müzeler ve ören yerleri soyulmamış, kutsal mabetler ve türbeler de soygunlardan nasibini almış, alıyor. İstanbul Kılıç Ali Paşa Camii'den 41 çini karo, iki tunç şamdan, bir saat ve halılar; İstanbul Yeni Cami'nden madeni süslemeler; Hünkar Kasrı'nın çinileri; İstanbul Kadırga Sokullu Camii çinileri; Üsküdar Zeynep Kamil Camii mihrap zilleri; Eyüp Mihrişah Valide Sultan Türbesi'nin çeşme yalakları; İstanbul Şehzade Mehmet Türbesi'nin sebil alınlık taşı; Üsküdar Cedit Valide Camii çini levhaları; İstanbul Hekimoğlu Ali Paşa Camii alemleri; Manisa Muradiye Camii'nin ejder başlı kapı tokmakları, Çanakkale Bayramiçi Pınarbaşı köyündeki camiden iki halı; İznik Eşerefoğlu Camii minaresinden çini bordür; Aksaray Ulu Camii minber kapısı ile ahşap süslemeleri; Denizli Hançalar İlçesi'ndeki Hançalar köprü yazıtları; Ankara Aslanhane Camii ahşap minber parçaları; Elazığ Arapbaba Türbesi'nin mihrab çinileri; Bursa Yenişehir Sinan Paşa Camii çinileri; Konya Beyşehir Eşrefoğlu Camii ahşap yazıtları; Amasya Kümet Hatun Türbesi'nin mermer sandukası; Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın annesi Abide Hatun'un mezartaşı çalınmış. Görüldüğü gibi Türkiye'nin doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine kadar her yerdeki müze, ören yeri ve camiler soyulmuş. Sanırım bu örnekler, Türkiye'de tarihi eser kaçakçılığı ve soygunculuğunun aldığı hali göstermesi bakımından yeterlidir. Verilen bu örnekler, soyulan müzelerin ve çalınan eserlerin çok küçük bir kısmını oluşturuyor.

Türkiye'den çalınıyor,

Avrupa ve Amerika'da müzayedelere giriyor

Türkiye'de müzelerden çalınan eserler yurdışına çıkınca bir nevi resmiyet kazanıyor. Öyle ki, çalınan bu eserler Avrupa ve Amerika'daki müzayede kataloglarında bile yer alıyor. Müzayedelerde satışa sunulan eserler bir daha geri gelmiyor. Burdur yakınındaki Hacılar köyü prehistorik yerleşmesinin renkli seramiklerinin ve Düğer köyü yakınındaki İkiztepe tümülüsünden çıkarılanların da yurtdışında kolayca satıldıkları görülmüş. Antalya'nın Fenike İlçesi yakınındaki Kumluca ören yerinde yapılan kaçak kazılarda çıkarılan, Elmalı'dan kaçırılan ve Van yöresinden çalınan eserler, Avrupa ve Amerika'daki müzayedelerde bırakın satışa sunulmayı, müzayede kataloglarında bile yer almış. Yurtdışına çıkarılan eserlere, buralarda müzayede kataloglarında yer verilerek bir nevi resmi kimlik kazandırılıyor.

Gidenler geri mi geldi sanırsın?

Son yıllarda, yurtdışına kaçırılmış ve bir şekilde Avrupa ve Amerika'daki müzelerde bulunan tarihi eserlerin geri istenmesi için hukuki ve resmi girişimlerde bulunulmuş. Çok büyük paralarla Avrupa ve Amerika'da avukatlar tutulmuş, hatta bu avukatlar Türkiye'ye davet edilerek müze derneklerince ağırlanmışlar. Ancak bu avukatlar sanıldığı kadar yararlı olmuş değiller. Devletin trilyonlar harcayarak tuttuğu bu avukatların önemli eserlerin kendi ülkelerinde kalması için çaba harcadıkları belirtiliyor. Türkiye'deki müzelerden çalınarak yurtdışına kaçırılmış olan binlerce eserden sadece birkaçı Türkiye'ye geri getirilmiş; bunlar da ne yazık ki en kıymetsiz olanları. Manisa Müzesi'den çalınan Marsiyas heykeli ile Arkaik Çağ torsosu; Brooklyn Müzesi'nden girlantlı lahit; Londra'dan Birgi Ulu Camii minber kapısı; Antalya Elmalı hazinesinden birkaç parça ile Karun hazinesinin bir bölümü geri getirilebildi. Geri getirilen bu eserler üzerine o günlerde yetkililer hamaset nutukları atmaya başlamış, medya ise bayram etmişti. Oysa geri getirilenler, orada kalan eserlerin yanında abartılacak kadar değerli değillerdi. Karun hazinesinin en az değerli olan birkaç parçası, asıl parçalar (bunlar getirilememiştir) yanında önemli olmasa gerek. Çalınan eserlerin geri getirilmesinde de sadece Türkiye'de olabilecek gelişmeler yaşanıyor. Avrupa'da eski eser meraklısı birisi elinde bir boğa heykeli olduğunu, eğer bu heykel Türkiye'nin malı ise iade edeceğini söylemiş ve Adana Müzesi'nden boğa heykelinin fotoğrafını istemiş. Ama gel gör ki, istenilen boğa heykelinin fotoğrafı Adana Müzesi'nde yok. Oysa boğa heykelinin bu müzeden çalındığı biliniyor.

Sanat Tarihçi–Arkeolog Erdem Yücel, geri getirildi diye yaygara koparılan eserlerin çok önemli olmadığını belirterek; "İşte tarihi eserlerimizi getirdik diye havalara giriyoruz. Oysa bu getirilenler devede kulak misali. Bir de, getirilen parçalar çalınan eserin en kıymetsiz olan kısımları. Elmalı hazinelerinin en kıymetsiz birkaç parçası getirilmiştir. Yine aynı şekilde Karun hazinelerinin de kıymetsiz (tabii öteki parçalara göre kıymetsiz) kısımları Türkiye'ye getirilmiştir. Bu bir başarı değil, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir eksikliktir. Aslı yok, gölgesi var" şeklinde konuşuyor.

Müze soyma teknikleri: Mumya bekçi planı

Müze soygunlarında uygulanan yöntemler, bazen çalınan eserlerden daha çok konuşuluyor. Bekçiyi mumyalamak, vinç kullanmak, ziyaretçi kılığında soygun yapmak, bekçiyi domuzbağıyla etkisiz hale getirmek... Bütün bunlar soygunlarda kullanılan yöntemlerden birkaçı, daha doğrusu emniyet birimlerince tespit edilebilenleri.

Bilecik Ertuğrul Gazi Müzesi'ni soyanların mumya bekçi planını uyguladıkları tespit edilmiş. Müzeye gece giren soyguncular, bekçinin her tarafını bezle sararak soygunu gerçekleştirmişler. Ancak, mumya planı, isminden de anlaşlıdığı üzere çok tehlikeli bir plan. Zira bekçi, kısa bir süre sonra hava alamadığı için ölmüştü. İzmit Müzesi'ni soyanlar ise domuzbağı yöntemini kullanmışlar. Bu yöntemde bekçi, eli kolu arakaya bağlanarak ve ağzı kapatılarak etkisiz hale getiriliyor. Milet Müzesi'nin soyulmasında ise "Görevimiz Tehlike" filmi örnek alınmış. Yani, hırsızlar müzenin çatısından bir iple aşağıya sarkarak işlerini bitirmişler ve yine aynı yoldan dışarı çıkmışlar. Diğer bir yöntem ise ziyaretçi kılığında içeriye girip saklanmak ve müze kapandıktan sonra eserleri toplayıp camdan dışarıya çıkmak. Ama her halde en iyi ve rahat yöntem, iş yapıyormuş süsü verme yöntemi. Bu yöntemde vinçler, kamyonlar bile kullanılıyor. Bu yöntemle yapılan soyguna en güzel örnek Aydın'ın Nysa antik kenti soygunu.

Müze soymak için kaçakçılar tarafından eleman yetiştirildiği ve soyma tekniklerinin bir kitapçık haline getirildiği ve bu kitapçığın 'çaylak soygunculara' ezberlettirildiği belirtiliyor.

Peki müzeler neden bu kadar kolay soyuluyor? Bu sorunun iki cevabı var; personel eksikliği ve yetersiz güvenlik. Kültür Bakanlığı, 1988'den beri müzelere deneyimli ve işten anlayan personel atayabilmiş değil. Son olarak 2 yıl önce çok az sayıda personel alan bakanlık, emekli olan ve ölen personelin yerine de eleman alabilmiş değil. Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Engin Beksaç, Türkiye'de bu şartlarda müzelerin soyulmasının doğal olduğunu belirterek, " Güvenlik sistemleri zayıf ya da yok. İşten anlayan personel yok. Elini kolunu sallayarak bugün müze soyanlar var. O zaman müze kurmanın ne anlamı kalır? Eserleri ortaya çıkarmaya da gerek yok" şeklinde konuşuyor.

Arkeolog Erdem Yücel de Kültür Bakanlığı'nın müzelere personel atamada cimri davrandığını vurgulayarak; " Yıllardır bakanlık müzelere personel atamıyor. Bir müze bugün bir bekçi ile korunuyor. Bu bekçi yıllık izne bile gidemiyor, dinlenemiyor. Görevinin başında uyuması kadar doğal birşey yok. Soygunculara aslında davetiye çıkarılıyor. Bakanlık acilen müzelere personel atasın. Ölenlerin ve emekliye ayrılan personelin yeri doldurulursa bile ilk etapta yeterli olur" şeklinde konuşuyor.

Sahte eser müzeleri

Müzeler soyulup eserler çalındıktan sonra, çalınanların yerlerini doldurmak için sahtesi alınıyor. Bu sahte eserler aslında farkında olunmadan alınıyor. Farkında olunmadan alınan eserlere ise milyarlarla ifade edilebilecek değerler biçiliyor. Müzelerdeki görevliler, sahte olup olmadığını anlamadan aldıkları eserlerin orijinali ortaya çıkınca yanıldıklarını fark edebiliyorlar. Bir eserin sahte olup olmadığını öğrenebilmek ise ancak laboratuvar şartlarında mümkün. Bu teknik analizleri yapacak laboratuvara sahip tek yer Ortadoğu Teknik Üniversitesi. Eserin gerçeğini sahtesinden ayıracak bir tek kurum olunca da müze yetkilileri kendilerine gelen eserleri bürokrasi çemberine takılmadan müzeye alıyor. Vaziyet böyle olunca Türkiye'de, özellikle de Anadolu'daki müzelerin hemen hemen hepsinde sahte eserlerin sergilendiği belirtiliyor. Örneğin Adana Müzesi'nde bulanan eserlerin 4/3'ü sahte. Peki bu sahte eserler nereden geliyor? Sahtecilikte İtalyanlardan sonra ikinci sırada ne yazık ki Türkler geliyor. Türkiye'de sahte eser üreten atölyeler bile var. Sahte eser atölyelerinin merkezi ise Gaziantep ve Kahramanmaraş. Burada değişik zanaatlerle uğraşan atölyelerin arka kısımlarında sahte eser üretliyor; bazen bir sahte eserin kıvama gelmesi için 4–5 yıl bile bekleniyor.

Arkeolog Semih Yalın, sahte eserlerin Türkiye'nin her yerinde olduğunu belirterek, " Türkiye'deki müzelerin birçoğunda sahte eser sergileniyor. Bunun farkında bile değiller. Çünkü ortaya çıkan bir başka eser, müzedekinin aynısı ve orijinali olabiliyor. Sahte eserler bana göre Türkiye'nin her yerinde üretiliyor. Ama daha çok Çukurova'da, Antep, Maraş civarlarında görmek mümkün" şeklinde konuşuyor. Arkeolog Erdem Yücel de Yalın'ı destekler nitelikte şunları söylüyor: " Adana Müzesi'nde sergilenen eserlerin büyük bir bölümü sahte. Türkiye'deki hemen hemen her müzede sahte eser bulunuyor. Ben müzecilik yaptığım için benim başıma da geldi. Ve şahit olduğum olaylar da çok oldu. Bunlar Maraş ve Antep'deki atölyelerde üretiliyor. Adamın asıl işi sahte eser yapmak ama herhangi bir meslek yapıyormuş gibi görünüyor. Sahte eserler de müzeler için ayrı bir handikap."

Müzeler, müzelik

Türkiye'de müzelerin hali içler acısı. Müzelerin birkaçı hariç diğerlerinde eserleri muhafaza edecek yerler yok ve müze binaları imkansızlıklar yüzünden kendileri müzelik hale gelmiş durumda. Zeugma'dan çıkarılan eserlerin sergilenmesi ve muhafaza edilmesi için Gaziantep Müzesi'nde yer yok. Milet Müzesi milyarlarca liralık elektrik borcunu ödeyemediği için müzede ikide bir elektrikler kesiliyor. Bu iki örnek, müzelerimizin hal—i pür melali için yeterli örneği teşkil eder sanırız. İ.Ü. isimli bir müze müdürünün içler acısı itirafı şöyle: "Müzeler artık kendi haline terk edilmiş. Birkaç müzenin dışında öteki müzelerin hali içler acısı. Kimisi elektriğinin borcunu ödeyemiyor, kimisi binasını onaramıyor, güvenlik sistemlerinin olmaması da ayrı bir eksiklik. Yani halimiz tam müzelik. Birçok eseri dışarıda bahçede sergilemek ve muhafaza etmek zorunda kalıyoruz. Kapı pencereleri çürüdüğü için soyulmaları da o derece kolay oluyor. Her yere müze açmak çözüm değil, mevcut olanları korumak daha doğru olur."

Ölenler, sürülenler

Müzelerin halinin içler acısı olması bir yana bir de bu müzeleri yönetenlerin hali var. Aslında onların durumu da aynı müzelerinki gibi. Kimi müze müdürü sürgüne gönderiliyor, kimisi komplo sonucu görevinden alınıyor. Kimisi de kendine yüklenen suçlar yüzünden kahrından ölüyor.

Milet Müzesi'nin görevli bulunan müdürü birtakım ayak oyunları ile Kırşehir Müzesi'ne sürüldü. Milet Antik Kentinde rant kaygısı olan Balat Köyü Muhtarı ve akrabaları siyasi yönden güçlü oldukları için tabir yerindeyse müze müdürünün ayağını kaydırmışlar. Sözkonusu muhtar, müzenin trafosundan kaçak elektrik kulanacak kadar devlet malına zarar verdiği raporlarla tepsit edilmesine rağmen, yine de dediğini yaptırmış. Sadece sürgünler olsa iyi. Görevli bulunduğu Afyon Müzesi soyulunca kendisine şüphe ile bakılan ve Antalya Müzesi'ne tayini çıkan Ahmet Topbaş daha fazla dayanamayarak kahrından ölmüş.

Soygunun tarihi çok eski

Türkiye'de yürürlükte olan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na göre; tarih öncesi ve tarihi çağlara ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır, taşınmazlar kültür varlığı olarak kabul ediliyor. Ve kültür varlığı olarak tanımlanan değerler toplumların ortak malı sayılıyor. Türk müzeciliğinin başlangıcında 1884'te yürürlüğe giren " Asar–ı Atika Nizamnamesi" geçmişten gelen eserleri tarihi eser olarak tanımlamış. Bunun ardından 1710 sayılı 1973'te çıkan "Eski Eserler Kanunu" ile 2863 sayılı ve 1983'te çıkan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nda eski eserin tanımı açıkça belirtilmiş. Bütün bu çalışmalara karşılık kültür varlığı yönünden son derece zengin bir ülke olan Türkiye 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana sürekli soyulmuş, çıkarılan yasalar ne yazık ki yeterli olmamış, caydırıcı bir hüviyet kazanmamış. Eski eser soygunlarının Eski Mısır'da, Hititler'de ve Asurlular'da da görüldüğü kaynaklarda belirtiliyor. Bu devletler yenik düşmüş rakiplerinden aldıkları savaş ganimetlerini özel yerlerde sergileyerek eski eser kaçakçılığını dünyada ilk kez başlatmışlar. Günümüze ulaşan tabletlerde sık sık kullanılan "ganimet hakkı" sözcüğü de savaşta yenik düşenlerin yağmalandıklarının en açık belgesi oluyor.

19. yüzyıl Anadolu kültür varlıklarının yağmalandığı bir yüzyıl olmuş. Aynı sözü o zamanlar Osmanlı toprakları içerisinde bulunan Suriye, Irak ve Lübnan için de söyleyebiliriz. Siyasi ve ekonomik yönden oldukça zor durumda olan Osmanlı, eski eserleri muhafaza etmeye yetecek maddi gücü olamadığı için tarihi eser soyguncularının cirit attığı merkezlerden birisi olmuş. Bu boşluğun kaçınılmaz sonucu olarak Ephesos, Bergama, Troia, Miletos, Xanthos gibi antik kentlerde başlayan soygunlarla Avrupa ve Amerika müzelerinin Anadolu kökenli eserlerle zenginleşmesine neden olmuş. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra ekonomik yönden güçlenen Avrupa ülkeleri ile Amerika'da eski esere ilgi büyük ölçüde artmış. Bunun sonucu olarak bu ülkelerde eski eser üzerine çalışan çeşitli örgütler ortaya çıkmış. Müze, müzayede, galeri kuruluşları bunların başında geliyor. Bu kurumların eski eserler için ayırdıkları paranın çok yüksek olması ve tarihi eser ticaretinin iyi para kazandırması, kaçakçılığın da giderek artmasını sağlamış. Kuşkusuz bu durumda dünyada en çok zarar gören ülkelerin başında Türkiye geliyor demek yanlış olmaz. Ve bu soygunlar her geçen gün biraz daha artarak günümüze kadar gelmiş ve devam ediyor.

Dünyanın belli başlı kültürlerinin bulunduğu Türkiye, müzelerinin çoğu eserlerini yeterince koruyamıyor. Zeugma antik kentinde çıkarılan eserler müzenin bahçesindeki sandıklarda muhafaza ediliyor. İyi korunduğu sanılan Topkapı Sarayı'ndan çok rahat, yazma eser çalınabiliyor. Evrensel boyutlarda bir anıt müze olan Ayasofya Müzesi'ni ve içerisindeki eşyaları gece bir bekçi bekliyor. Allianoi antik kentinden getirilen eserlerle daha da zenginleşen Bergama Müzesi de yetersiz sayıda bekçiyle korunuyor. Bunun için Kültür Bakanlığı Türkiye'deki bütün müzeleri tekrar elden geçirmeli ve ihtiyaç olan personeli acilen atamalı. Ayrıca Türkiye; Avrupa Konseyi, ICCROM, ICOMOS, ICOM, UNESCO gibi uluslararası bilimsel kuruluşlarla birlikte pek çok sözleşmeye imza atmış, bazı sorumlulukları yüklenmiş. Türkiye, evrensel boyuttaki bu eserleri gerektiği gibi koruma zorunda bulunuyor. İnşaallah siz bu haberi okurken bir müze soygunu daha yaşanmıyordur.

Yorumlar

Henuz yorum eklenmedi ilk ekleyen siz olun .Yorum Ekle
b